1908'de başlayan yıkım sonunda, Türkiye'de madde olarak çok az şey kaldığı gibi, manevi olarak da pek çok değerin kaybedildiği aşikârdır.
Osmanlılar hep üç kıtada at koşturan kahramanlar olarak tanınır ama, geri planda da muazzam bir ahlak nizamı ve medeniyeti meydana getirdiği pek nazar-ı dikkate alınmaz...
Bugün kimse, sokağa tüküren, birbirine ağza alınmayacak küfürler sarf eden, çalıp çırpan ve bununla övünen insanların, vaktiyle sandal tutup Kanlıca'da bülbül sesi dinlemeye giden, siftah etmeyen komşusunu kendisine tercih eden, estetik ve ahlaki meziyeti yüksek bir cemiyetin soyundan olduğuna inanamaz.
Evet, cemiyetler ilelebet aynı kalmaz. Ama bu kadar deforme ve dejenere olması düşündürücüdür!
Osmanlı cemiyeti nasıl dejenere olduHer kemâlin bir zevali var
Tabiatla mücadele refleksi ve çevresine intibak kabiliyeti güçlü Türk cemiyeti, XIII. asır gibi buhranlı bir zamanda emsalsiz bir imparatorluğun temellerini atmıştı. Üç kıtaya yayılan bu imparatorluk sadece askerî güce dayanmıyordu. Arkasında muazzam bir medeniyet, kültür ve ahlaki seviye vardı. Bunu düşmanları bile itiraf etmektedir.
Her kemâlin bir zevali olduğu gibi, XVII. asırdaki askerî muvaffakiyetsizlikler, gayet tabii sebeplere dayandığı hâlde, cemiyette bir travma meydana getirdi. Fütuhat asırlarının yorgunluğunu taşıyan cemiyet içine kapandı. Ticareti bile terk etti. Dinamizmini kaybederek pasifleşti. Elindekini inkişaf şöyle dursun, muhafaza edemeyecek hâle geldi. Osmanlı ülkesinde bulunan Fransız yazar ve seyyah Henri Mathieu, 1857'de bastırdığı seyahatnamesinde cemiyeti teşebbüs kabiliyetini kaybetmiş yorgun bir şekilde tasvir eder.
Sultan II. Mahmud zamanında Osmanlı ülkesinde vazife yapmış İngiliz Amiral Slade, Türklerin gezmek, yeni şeyler görmek ve öğrenmek kabiliyetini kaybettiğini, bu sebeple pek çok meseleye hâl tarzı bulamadıklarını söyler. Hükümdarın canını ortaya koyarak bir şeyler yapmaya çalıştığını, ama yardımcı bulamadığını kaydeder.
Bu aslında cemiyetteki büyük bir kırılmanın işaretidir. Osmanlı cemiyeti hâlâ dünyaya örnek gösterilen dinî ve ahlaki faziletlerini muhafaza etmektedir. Dejenerasyon XX. asrın başlarının mahsulüdür. Evet ondan evvel de belki rüşvet alan, adam kayıran, fuhuş yapan vardı. Ama yaygın değildi ve asla tabiî görülmüyordu. Tanzimat, devlet ricaline ettiği kadar halkın reflekslerine menfi tesir edememiştir.
Osmanlı cemiyeti nasıl dejenere olduMaddi ve manevi yıkıntı
Sultan Hamid'in hal'i bu kırılmanın bariz ilk halkasıdır. Balkan Harbi mağlubiyeti ve en mühimi 1918 felaketi Türk cemiyetinin çözülme sebebidir. Halife sultanın aşağılanması, tecrübeli devlet ricalinin yerine ayak takımının geçişi, dinin geri plana atılması, Türkçülük maskesiyle ötekilerin dışlanması ve hedef gösterilmesi, yolsuzluğun tabii hâle getirilmesi, dejenerasyonun ilk göstergeleri idi. Ahlak, tarih boyu dinin eseri olmuştur; seküler ahlak diye bir şey yoktur. Din zayıflayınca, ahlak geriler; yerini şahıslara göre ahlaki tercihler doldurur. Bir XIX. asrın furyası olarak din rağbetten düşünce, Osmanlı cemiyeti de sarsıldı.
Osmanlı cemiyeti nasıl dejenere olduDenebilir ki, bugün Batı Avrupa cemiyetinde dinin rolü çok zayıf olduğu hâlde, neden ahlak kuvvetlidir Bir kere burada cemiyetin teşekkülünde din büyük rol oynamıştır. Türkiye'den farklı olarak, sistem dinî mirası reddetmemiş, üstelik devlet ile halk arasında kopukluk yaşanmamıştır. Üstelik cemiyetteki adalete itimat hissi sarsılmamış, cezalar hep caydırıcı olmuştur.
Ahlak zaafının ikinci sebebi ekonomik ve sosyal sarsıntılardır. Balkan ve Cihan Harbi felaketleri, zengin toprakların ve işe yarar nüfusun kaybı sebebiyle, bir milleti tarihte emsaline az rastlanır derecede maddî ve manevî yıkıma sürükledi. Asırlardan beri kimseye muhtaç olmadan refah ve haysiyetiyle yaşayan köylü ve orta sınıf mahvoldu. Zenginler servetini kaybetti. Ortaya fırsatçılıkla semirmiş millî kültüre yabancı bir kitle çıktı.
Yılmaz Öztuna der ki: "1912'de [daha doğrusu 1908'de] başlayan yıkım sonunda Türkiye'de madde olarak çok az şey kaldığı gibi, manevî olarak da pek çok değerin kaybedildiği aşikârdır."
Hüseyin Rahmi, Ömer Seyfeddin, Refik Halid, Yakub Kadri, roman ve hikâyelerinde bu dejenerasyonu çokça dile getirir.
Memleketi kalkındırmak için kurulan modern mektepler, materyalizm imalathanelerine dönüştü. Millî değerlere uzak bir nesil yetiştirdi. Edmondo de Amicis, 1883'te der ki: "Yeni Türk eskisinin değerinde değildir. Bizim kumaşlarımızı, hazlarımızı, kusurlarımızı, kibrimizi almıştır. Ama şimdiye kadar ne duygularımıza ne de fikirlerimize sahip olmuştur. Asıl Osmanlı karakterindeki iyi olan şeyi kaybetmiştir. Frenkleri taklit eden, bütün millî ananeleri hor gören, tembel, kabiliyetsiz, itikatsız, açgözlü, küstah ve bozulmuş yaldızlı bir gençliktir."
Osmanlı cemiyeti nasıl dejenere olduİşte bunlar, XX. asır başından itibaren Türkiye'ye hâkim olmuştur. Böylece imparatorluk çökmüş, yerine kurulan devletçiklerde de sosyal dejenerasyon sürmüştür.
Şeyhülislam Sabri Efendi der ki: "Cemiyeti baştakilerin dinsizliği, alttakilerin cahilliği yıktı."
Mamafih 1918'de bütün dünyada bir cemiyet dejenerasyonu başlamıştır. Harbden kurtulan nesil, hayata ve değerlere boş vermiş, ahlaki kayıtsızlık meydana gelmiştir. İkinci ahlaki kırılma 1960'lardan sonrasına aittir. Üçüncüsü "dijital çağ" olan 2000'lerdedir.
Namusu olanlar...
Modernleşme ve sekülerleşme, ferdin kendi hayatını daha fazla kendi tercihleri istikametinde şekillendirmesine yol açar. Modernleşme programında, ananevî din ve ahlak değerleriyle modernleşmenin getirdiği yeni değerler nasıl telif edilir "Namusu olanlar aç kalmaya mahkûmdur" sözü işte bu devrin eseridir.
Bazıları garbın fenninin alınmasını, kültürel ve ahlaki değerlerin muhafazasını dile getiriyorlardı. Hâlbuki Avrupa fenni, kendi dinî ve kültürel temelleri üzerine bina edilmişti. Böylece daha sonra cumhuriyet devrinde de devam edecek olan modernleşme-anane, din-sekülerleşme mücadelesinin temelleri atılmıştır.
Garplılaşma şekilde kaldı. Hayranlık ve taklitten öte geçemedi. Onların demokrasi, insan hakları, liberalleşme gibi ahlaki bir zemin kurmaya elverişli hususiyetleri görmezden gelindi. Aşağılık kompleksi, cemiyeti hastalıklı hâle getirdi.
Dert bir değil ki...
İnkılaplar (değişiklikler) sosyal düzeni altüst etti. Ahlakın kaynağı ve bekçisi olan din, cemiyetin her sahasından uzaklaştırıldı. Cemiyet ahlakının en güçlü dinamikleri olan medrese ve tekkeler ortadan kaldırıldı. Camiler ve din adamları itibarını kaybetti. Öte taraftan ırkçılık ve sair ideolojilerle zihinlerdeki safiyet silindi, kalbler katılaştı. Maarif müesseseleri materyalizme hizmeti sürdürdü.
XX. asrın ikinci yarısında sanayileşme, ziraatta makineleşme, iş ve okuma imkânlarının artması neticesi, milyonlarca insan köylerden şehirlere göç etti. Böylece ananevî sosyal kontrol mekanizmaları zayıfladı. Köy veya küçük kasabada fert, ailesi ve komşuları tarafından yakından tanınırken, büyük şehirde daha anonim bir hayat yaşamaya başladı. Mahalle baskısının azalması ferdi hürriyetleri artırırken, aynı zamanda ananevî davranış kaidelerinin bağlayıcılığı da azaldı.

15