Huylu huyundan vazgeçer mi Tek parti devri yolsuzlukları

* Yolsuzluk her cemiyette olur. Ama tek parti sisteminde, partiler bir müddet sonra siyasi komitaya veya siyasi şirkete dönüşür. Vurup kırmadan, öldürmeden ve zenginleşmeden ayakta/hayatta kalamayacaklarını düşünürler. Kendilerini tek doğru saydıkları için, usulsüzlük ve haksızlıkları normal ve meşru kabul ederler.

1908'de iktidara gelen komitacılar gerek başta kalabilmek gerekse insanların sadakatini devam ettirebilmek adına devlet imkânlarını alabildiğince kullandı. Yolsuzluk ve suistimal vesilesiyle kendileri zenginleşirken, maliye çökmeye yüz tuttu. Bal tutanın parmağını yalayacağı prensibi hemen herkesin zihnine yerleşti.

Yolsuzluk her cemiyette olur. Ama tek parti sisteminde, partiler bir müddet sonra siyasi komitaya veya siyasi şirkete dönüşür. Vurup kırmadan, öldürmeden ve zenginleşmeden ayakta/hayatta kalamayacaklarını düşünürler. Kendilerini tek doğru saydıkları için, usulsüzlük ve haksızlıkları normal ve meşru kabul ederler.

Demokrasilerde yolsuzluk çok daha profesyonelce ve sessiz yapılır. Halkın hemen her kesimi muayyen ölçüde yolsuzluğa ortak edilir, yani ağızlarına bir parmak bal çalınır. Bunun için birbirlerinin ayağına basmadıkça, fazla ses çıkmaz.

İş Bankası

İtaatçılar-İdealistler-Türediler

Bu ekip sonradan Ankara hareketine sızmış, eski alışkanlıklarını orada da devam ettirerek bunu bir cumhuriyet ananesine dönüştürmüşlerdir. Cumhuriyet devrinin makbul gazetecisi Falih Rıfkı Atay der ki: "Atatürk'ün basit itaatçılar dışında iki türlü takımı olmuştur: İnkılâpçı idealistler, insani ve siyasi zaaflarını haksızlık veya menfaati için sömürmekten başka bir şey düşünmeyen türediler!" (Çankaya, 386) Falih Rıfkı, bunların bilhassa Ankara'nın kuruluşu esnasında yaptıkları arsa spekülasyonlarını kitabında Bir Şehir Yapmak başlıklı müstakil bir bahiste anlatır.

Lord Kinross, Gazi'nin yarıresmî biyografisinde der ki: "Atatürk'ün çevresindeki bazı sefahat düşkünü ve ekseri ahlaksız adamlar sadece iki şey peşinde koşarlardı: Para ve mevki. O da ağızlarını kapatmak için, kendilerini inşaat işlerinde serbest bırakır, sanayi teşebbüslerinde biraz çalıp çırpmalarına göz yumar ve ortada bir skandal tehlikesi belirmedikçe, varlıklarını hangi yoldan edindiklerini inceden inceye araştırmazdı." (Bir Milletin Yeniden Doğuşu, 730-731)

Ali Fuat Cebesoy hatıralarında, başşehir Ankara'nın şehre elverişli olmayan ve belediye hizmetlerinin çok güç yapılabileceği bir arazi üzerinde yayıldığını, inşaat malzemesinin şehir civarında imaline ehemmiyet verilmediğini, bunun da hem memleket iktisadiyatını sarstığını hem de spekülasyonlara yol açtığını söyler. Orman çiftliğinin de iktisadi ve zirai usullerle kurulmamasının pek çok fuzuli masraflara yol açtığından bahseder. (Siyasi Hatıralar, II/202)

CHF katib-i umumisi (genel sekreteri) Saffet Arıkan ve Gazi'nin en yakın arkadaşı Nuri Conker 1921 Mart'ında orduya silah ve mühimmat satın almak üzere Almanya'ya gönderilmişti. Yanlarında götürdükleri 100 bin altın lirayı güya çoğaltacağız diye kumarda kaybettiler. Ama "kötü niyetli olmadıkları" nazara alınarak kendilerinden şüphe edilmemiştir. Bu bir kaza olarak görülerek bağışlanmışlar, hatta rütbeleri hızla yükselmiştir. (Sabahattin Selek, Anadolu İhtilâli, I/137)

Saffet Arıkan

Aferistler

İttihat ve Terakki zamanından itibaren bir kısım yerli burjuva, sırtları sıvazlanarak devlet imkânlarıyla büyütülmüştür. Cumhuriyet devrinde de bu devam etmiştir. Kuva-yı Milliye devrinde bir şekilde sivrilip cumhuriyetin ilanından sonra siyasete atılan ve evvelce edindikleri nüfuzlarını ekonomik menfaat için pazarlayan bir grup vardı.

Bunların mottosu, "işin zahmetini biz çektik, nimetini de biz yemeliyiz" idi. Kendilerine aferist deniyordu ki, İş Bankası'nın Fransızca isminden (Banque d'Affaires) gelir. İttihatçılar zamanındaki İtibar-ı Milli Bankası'nın yerini 1924'te İş Bankası almıştır. İş Bankası hem İstanbul sermayesine karşı Ankara Hareketi'nin malî teminatı olmuş, hem de yeni rejimin kahramanlarını beslemiştir.

Aferistler, siyasi nüfuzlarını ve bankanın imkânlarını kullanarak iş takibinde bulunurlardı. Bürokrasi ile sermaye arasında aracılık yaparlardı. Falih Rıfkı ve Kılıç Ali'nin iddialarına göre Atatürk, yakınlarının mali sıkıntı çekmemesi ve ayrıca sadakatlerinin devamı için bu gibi imkânlar hasıl eder ve bazı şeylere göz yumardı. Zamanla mesele İş Bankası sınırlarını aştı. Artık siyasi nüfuzunu kullanarak iş takibi yapan herkese "aferist" dendi.

İsmet İnönü kendi devrinde, aralarında kardeşi 'Kanbur Rıza'nın da bulunduğu bu gruptan rahatsız olmaya başladı. İnönü "Devleti aferistlere yedirmeyeceğim" dedi. Ama bir türlü üzerlerine gidemedi. Demokrat Parti de işin üzerine gidemedi, çünki Celal Bayar bu ekiptendi.

1930'lar Ankara'sı

Sıkıntı çekmesinler!

Astsubay, İttihatçı ve İstiklal Mahkemelerinin dehşetli azası Kılıç Ali anlatır: "Atatürk'ün çevresinde halka teşkil eden insanların bir kısmı, yine Atatürk'ün tasvibiyle, çeşitli banka ve şirketlerde yönetim kurulu üyeliklerine tayin edilmişlerdi. Bunların eline milletvekilliği maaşıyla birlikte ayda birkaç bin lira geçerdi. Atatürk gece-gündüz birlikte olduğu arkadaşlarının kimseye muhtaç vaziyete düşmemelerine [belki yolsuzluğa bulaşmamalarına] bilhassa ehemmiyet verirdi. [Mesela Kılıç Ali İş Bankası, yaver Salih Bozok ise İstanbul Liman Şirketi'nde yönetim kurulu üyesiydi.] Fakat Başvekil İsmet, 'Bunların elinden bütün üyelikleri alacağım' diyordu. Nitekim, İş Bankası Yönetim Kurulu seçimleri sırasında Siirt Milletvekili Mahmut Bey'i çağırarak Nuri Conker'in yönetime alınmamasını istedi. Mahmut Bey vaziyeti Atatürk'e bildirdi. Atatürk önce ses çıkarmadı. Sonra reaksiyonunu göstermekte gecikmedi." (Kılıç Ali'nin Anıları, 260)

Servetin güç olduğunu bilen ve kimsenin zengin olduğunu istemeyen İsmet Paşa, Nuri Conker gibi reisicumhurun en yakınına çatınca durdurulmuştu. Reisicumhur olduktan hemen sonra 1939'da milletvekillerinin devlet ihalelerinde aracılık ve komisyonculuk yapmalarını yasaklayan bir kanun çıkarttı, ama işe yaramadı. Mamafih o da benzerini yapmaktan, yani yakın çevresine göz yummaktan kendini alamamıştı.

Nihat Erim, 1950'de bakanlıktan ayrılınca, İnönü kendisine para yardımı yapmayı teklif etmiş; o ise örtülü ödenekten diye reddetmişti: "Reddedince İnönü bir tuhaf oldu. Ben de şaşırmıştım. Çünki beklemiyordum. İnönü ile aramızda bu türlü bir konuşma ilk defa oluyordu. Atatürk zamanında yakınların böyle yardım görmeleri, hatta kendilerinin istemeleri âdet imiş. İnönü 1937'de başbakanlıktan çekildikten sonra Atatürk'ün ona her ay yardım ettiğini de duymuştum. Mesela Numan Menemencioğlu hariciye umumi katipliği zamanından beri ve hâlâ örtülü ödeneğe musallattır." (Günlükler, I/426)

Nuri Conker

Esnafın 3-5 kuruşu