Tarih ile teoloji arasındaki ilişki, geçmişte yaşanmış olaylarla dinî inançların nasıl uzlaştırılacağı sorusuna indirgenemez. Asıl mesele, tarihin insanın inanç dünyasını nasıl biçimlendirdiği ve teolojinin geçmişi yorumlayarak bugünün insanı üzerinde nasıl bir otorite kurduğudur. Dinler tarih içinde doğar, toplumsal ilişkiler içinde kurumsallaşır ve kuşaklar boyunca aktarılarak varlıklarını sürdürür. Buna karşılık teoloji, çoğu zaman kendi tarihsel koşullarını aşan bir hakikat adına konuşur. Bu gerilim, yalnızca dinin geçmişiyle değil, insanın kendi geçmişiyle kurduğu ilişkiyle de ilgilidir.
Teolojinin temel iddialarından biri, hakikatin tarihsel değişimden bağımsız olduğu düşüncesidir. Tanrısal hakikatin zamandan bağımsız olduğu kabul edilse bile insanların bu hakikate ilişkin tasavvurlarının tarih dışında oluştuğu söylenemez. Vahiy, peygamberlik, kutsal metin, dinî otorite ve inanç toplulukları, belirli diller, kültürler ve siyasal koşullar içinde anlam kazanır. Tarihsel bir dünyada yaşayan insanın Tanrı hakkında konuşması da kaçınılmaz olarak kendi dilinin, kavramlarının ve deneyimlerinin sınırları içinde gerçekleşir. Dolayısıyla teolojik bir iddianın tarihsel koşullarını araştırmak, o iddianın nasıl kurulduğunu, nasıl aktarıldığını ve hangi insanî ihtiyaçlara karşılık verdiğini anlamanın başlangıcıdır.
Modern tarih araştırmalarının din çalışmalarına en önemli katkılarından biri, kutsal kabul edilen geçmişin de eleştirel incelemenin konusu olabileceğini göstermesidir. Metinlerin oluşumu, sözlü geleneklerin yazıya geçirilmesi, kanonların belirlenmesi, yorum geleneklerinin ortaya çıkışı ve dinî kurumların siyasal iktidarlarla ilişkileri, tarihsel araştırmanın meşru alanlarıdır.
Tarih, kanıtların izin verdiği ölçüde iddiaları sınar; teoloji ise tarihsel verilerin ötesine geçen anlam ve hakikat iddiaları geliştirebilir. Sorun, teolojinin böyle bir anlam arayışına girişmesi değildir. Sorun, kendi yorumunu eleştiriden muaf tuttuğunda ve tarihsel bir anlatıyı değişmez hakikatin tek mümkün ifadesi olarak sunduğunda ortaya çıkar. Böyle bir durumda geçmiş, araştırılacak bir insanlık deneyimi olmaktan çıkarak bugünün insanına itaat yükleyen bir otoriteye dönüşür.
Tarihsel eleştiri ile inanç arasında zorunlu bir düşmanlık bulunduğunu varsaymak yanıltıcıdır. Eleştirel tarih, inancın anlamını herkes için ortadan kaldırmaz; fakat hiçbir inancın kendi tarihsel yorumunu tartışılmaz kılmasına izin vermez. Aynı şekilde teoloji de tarihsel araştırmayı yalnızca önceden belirlenmiş inanç hükümlerini doğrulamak için kullanmamalıdır. İki alan arasındaki verimli ilişki, birinin diğerini kendi sınırları içine hapsetmesiyle değil, karşılıklı eleştiriye açık kalmalarıyla kurulabilir.
Bu tartışmaya humanotolojik bir perspektif eklemek, soruyu daha temel bir düzeye taşır. Humanotoloji açısından mesele yalnızca dinin tarihi veya tarihin din üzerindeki etkisi değildir; tarihsel ve teolojik anlatılar içinde insanın nasıl kurulduğu, nasıl tanımlandığı ve kendi oluşuna ne ölçüde katılabildiğidir. İnsan, geçmişten devraldığı kimliklerin edilgin taşıyıcısı değildir. Dil, kültür, inanç ve toplumsal kurumlar tarafından biçimlendirilirken bunları yorumlama, sorgulama ve dönüştürme kapasitesine de sahiptir. İnsan kendi oluşuna katılır ve kendi oluşunu yapar. Bu, insanın tarihsel koşullarından bağımsız olduğu anlamına gelmez; bu koşullarla ilişkisini yeniden kurabilmesi anlamına gelir.
Humanotolojik açıdan teolojinin konusu da yalnızca Tanrı hakkında ileri sürülen önermeler değildir. Tanrı hakkında konuşan, kutsal metinleri yorumlayan, inanan veya inanmayan, otoriteyi kabul eden ya da sorgulayan insan da teolojik incelemenin merkezinde bulunmalıdır. Böyle bir yaklaşım, teolojiyi basitçe insan merkezli bir öğretiye dönüştürmez. İnsanı mutlaklaştırmak yerine onun bedensel, tarihsel ve ilişkisel varoluşunu; özgürlüğünü, kırılganlığını ve sorumluluğunu dikkate alır. İnsan hayatının herhangi bir kutsal amaç uğruna değersizleştirilmesini sorgular ve dinî otoritenin insanın oluş imkânlarını daralttığı durumları görünür kılar.

4