Edebiyat hakkında konuşurken genellikle onun ne anlattığını soruyoruz. Aşkı mı anlatıyor, ölümü mü, toplumu mu, insanın yalnızlığını mı Oysa daha temel bir soru var: Edebiyat neden var İnsan neden yaşamakla yetinmiyor da yaşadıklarını anlatma ihtiyacı duyuyor Neden bazı acılar ancak bir hikâyeye dönüştüğünde taşınabilir hale geliyor, bazı duygular ancak bir şiirin içinde kendilerine yer buluyor Edebiyatın ontolojisi belki de tam burada başlıyor: İnsan yalnızca yaşayan bir varlık değil, yaşadığı şey ile kendisi arasına bir mesafe koyabilen ve sonra o mesafeden kendisine yeniden bakabilen bir varlık.
Bir insanın başına bir şey gelir. Olay yaşanır ve geçer. Fakat insan için hiçbir şey yalnızca yaşanıp geçmez. Yaşanan, hafızaya yerleşir, değişir, başka olaylarla birleşir, bazen yıllar sonra geri döner. Bir zamanlar önemsiz görünen bir bakış, yıllar sonra bütün bir hayatın anlamını taşıyabilir. Bir ev, yalnızca dört duvar olmaktan çıkıp çocukluğun kendisi olabilir. Kaybedilmiş bir insan, artık yanında olmayan fakat hayatımızın içinde yaşamaya devam eden bir varlığa dönüşebilir. Edebiyat işte bu dönüşümün dilidir. Yaşantıyı tekrar etmez; yaşantının insanın içinde neye dönüştüğünü araştırır.
Bu yüzden edebiyatı yalnızca gerçekliğin temsili olarak görmek eksik kalır. Roman dünyayı fotoğraf gibi kopyalamaz, şiir duyguyu olduğu haliyle kaydetmez. Edebiyat yaşanmış olanı yeniden kurar. Bu yeniden kurma, gerçeklikten uzaklaşmak değildir. Tersine, bazen gerçekliğe ilk kez yaklaşmanın yoludur. Bir insanın ne yaptığını bilmek başka şeydir, neden öyle yaptığını sezmek başka. Bir savaşın tarihini okumak başka şeydir, savaşın bir insanın uykusuna nasıl girdiğini hissetmek başka. Edebiyat, bilginin ulaşamadığı yere her zaman hakikati götürmez; fakat insan deneyiminin bilgisini derinleştiren bir alan açar.
Burada edebiyatın ontolojik önemi ortaya çıkar. İnsan kendi hayatına bütünüyle şeffaf değildir. Kendimizi her zaman bildiğimizi sanırız ama çoğu zaman kim olduğumuzu yaşarken değil, yaşadıklarımızı sonradan anlatırken fark ederiz. İnsan kendisini yalnızca düşünerek değil, kendisi hakkında kurduğu hikâyeler aracılığıyla da oluşturur. Çocukluğumuzu nasıl hatırladığımız, ilk aşkımızı nasıl anlattığımız, kayıplarımızı hangi kelimelerle taşıdığımız, aslında kim olduğumuzla ilgilidir. İnsan biraz da kendi hikâyesidir.
İnsanın hikâyesi hiçbir zaman yalnızca kendisine ait değildir. Başkaları hayatımıza girer ve bizi değiştirir. Bir yabancının yüzü, bir annenin sesi, bir dostun ihaneti, bir sevgilinin gidişi, hiç tanımadığımız bir insanın acısı kendi varlığımızın sınırlarını genişletebilir. Büyük edebiyatın yaptığı şeylerden biri, başkasının hayatını bizim dünyamızın içine getirmektir. Bir roman kahramanı gerçek bir insan değildir; fakat onunla kurduğumuz ilişki gerçektir. Kurmaca bir insanı bizim için mümkün kılar. Daha önce hiç tanımadığımız bir hayat biçimi, okuma deneyimi içinde bizim deneyim alanımıza girer.
Bu nedenle edebiyatın ontolojisi aynı zamanda başkasının ontolojisidir. Edebiyat, insanı tek başına duran kapalı bir benlik olarak görmez. İnsan başka insanların hikâyeleriyle genişler. Bir romanı okuduktan sonra dünyada hâlâ aynı insanlar vardır, fakat artık onları görme biçimimiz değişmiştir. Edebiyatın gerçek etkisi belki de burada aranmalıdır. Dünyayı doğrudan değiştirmeden önce bizim dünyayla karşılaşma biçimimizi değiştirir.
Edebiyatın zamanla ilişkisi de bundan ayrı değildir. İnsan yalnızca şimdi değildir. Geçmişini yanında taşır ve henüz gerçekleşmemiş bir geleceğin içinde yaşar. Hatıra ile beklenti arasında bölünmüş bu varlık, zamanın içinde kendisini sürekli yeniden kurar. Edebiyat bu bölünmüş zamanı görünür hale getirir. Bir romanın birkaç yüz sayfasında yıllar geçebilir; bir şiirin birkaç dizesinde bir ömür geri dönebilir. Edebiyat zamanı ölçmez, zamanı yaşatır.
Edebiyatın asıl özgürlüğü başkadır. Edebiyat, verilmiş olanın başka türlü olabileceğini gösterir. Hayatın zorunlu görünen düzeni bir romanın içinde çatlayabilir. Başka bir hayat mümkün hale gelebilir. Susmuş bir insan konuşabilir, yenilmiş biri kendi sesini bulabilir, tarihin kenarına itilmiş bir hayat merkezî bir deneyime dönüşebilir. Bu yüzden edebiyat yalnızca dünyayı anlatan değil, dünyanın başka türlü düşünülebileceği bir alan yaratan insanî bir faaliyettir. Çağdaş edebiyat kuramında "worldmaking" olarak tartışılan mesele de tam olarak bu edebiyatın dünyaları açma kapasitesine işaret eder.

7