Mehmet Uzun: İnsanın kendi hikayesini anlatma hakkı

Mehmet Uzun'u yalnızca Kürt edebiyatının önemli romancılarından biri olarak değerlendirmek, onun edebiyatının taşıdığı düşünsel imkânı daraltır. Uzun'un asıl meselesi, bir halkın tarihini anlatmanın ötesinde, insanın kendisine miras bırakılan bir dünyada nasıl yaşayacağı, geçmişiyle nasıl hesaplaşacağı ve kendi hayatının öznesi olmayı nasıl başaracağıdır. Dil, hafıza ve kimlik onun romanlarında birbirinden ayrılmaz. Fakat bu ilişkinin merkezinde daha derin bir sorun vardır: İnsan, kendi hikâyesini anlatma hakkından mahrum bırakıldığında kendisiyle ve dünyayla ilişkisini nasıl koruyabilir

Uzun'un Kürtçe yazması, bu sorunun hem edebî hem de varoluşsal karşılığıdır. Dil, yalnızca düşünceleri başkalarına aktarmanın aracı değildir; insanın dünyayı algıladığı, geçmişini anlamlandırdığı ve kendisini başkalarına açtığı bir alandır. Bir dilin kamusal hayattan dışlanması, o dilde yaşayan insanların yalnızca konuşma imkânlarını değil, kendi deneyimlerini kendi kavramlarıyla anlatma olanaklarını da sınırlar. Uzun'un yazarlığı bu sınırlamaya karşı bir direniştir. Ancak onun edebiyatını yalnızca bu direnişle açıklamak, romanlarını bir davanın sözcülüğüne indirgemek olur. Asıl önemli olan, dışlanmış bir dilin nasıl yeni bir edebî dünya kurabildiğidir.

Uzun'un sözlü kültürle ilişkisi bu noktada belirleyici bir anlam kazanır. Dengbêjlerin sesi, destanlar, ağıtlar ve kuşaktan kuşağa aktarılan hikâyeler, geçmişin korunmasını sağlayan kültürel kalıntılar değildir yalnızca. Bunlar, bir topluluğun kendisini nasıl hatırladığını, acılarını nasıl anlattığını ve dünyaya hangi anlamlar üzerinden baktığını gösterir. Uzun, bu hafızayı modern romanın imkânlarıyla buluştururken geleneği olduğu gibi tekrarlamaz; onu yeni bir anlatı biçiminin içinde dönüştürür. Sözlü anlatının kolektif sesi ile romanın bireysel dünyası karşılaşır. Böylece geçmiş, değişmeden aktarılması gereken bir miras olmaktan çıkar, bugünün insanı tarafından yeniden yorumlanabilecek bir deneyime dönüşür.

Ne var ki hafıza, insanı yalnızca geçmişine bağlamaz; bazen onun özgürleşmesini de güçleştirir. Uzun'un edebiyatındaki sürgün ve aidiyet meseleleri, bu çelişkinin psikolojik boyutunu düşündürür. İnsan memleketini kaybettiğinde yalnızca bir coğrafyadan ayrılmaz; çocukluğunun seslerinden, alışkanlıklarından ve kendisini anlamlı kılan ilişkilerden de uzaklaşır. Başka bir yerde yeni bir hayat kurabilir, fakat geçmişiyle ilişkisini bir kararla sona erdiremez. Üstelik hatırlamak, yaşanmış olanı olduğu gibi geri getirmek değildir. Hafıza seçer, değiştirir, eksiltir; bazen gerçekliğin yanına özlemin biçimlendirdiği başka bir geçmiş yerleştirir. Sürgünün acısı kadar, insanın kendi geçmişini yeniden kurmak zorunda kalması da onun iç dünyasını belirler.

Burada Mehmet Uzun'un edebiyatı felsefi bir soruya açılır: İnsan, kendisinden önce kurulmuş bir dünyanın içinde nasıl kendi hayatının öznesi olabilir Hiç kimse kimliğini boşlukta seçmez. Dilimiz, tarihimiz, ailemiz ve toplumsal ilişkilerimiz bizden önce vardır. Fakat insanın bunları devralması, onların hükümlerine bütünüyle boyun eğmesini gerektirmez. Kişi, kendisine bırakılan dünyayla ilişki kurarken aynı zamanda onu sorgulayabilir ve değiştirebilir. Uzun'un edebiyatını önemli kılan, insanın tarihsel köklerini inkâr etmeden kendi oluşuna katılabileceğini düşündürmesidir.

Bu düşünce, kolektif kimlik meselesine eleştirel yaklaşmayı da gerektirir. Bir halkın kendi tarihini anlatma hakkı ne kadar vazgeçilmezse, o halkın içindeki bireylerin farklı düşünme ve yaşama hakkı da o kadar önemlidir. Kolektif hafıza insanları bir arada tutabilir; fakat bireyin kendi sesini bastıran bir otoriteye de dönüşebilir. Kimliğin özgürleştirici niteliği, insanı yalnızca geçmişine bağlamasında değil, kendi geleceğini kurmasına izin vermesinde yatar. Bir topluluğun tarihsel acılarını tanımak, onun içindeki bütün insanları aynı duyguya, düşünceye ve hayat biçimine mahkûm etmek anlamına gelmemelidir.