Engellilik psikolojisi, insanın kırılganlığıyla, bedeniyle, toplumla ve anlamla kurduğu ilişkinin en derin alanlarından biridir. Engellilik meselesi yalnızca biyolojik bir durum değildir. Engelilik aynı zamanda insanın "normal", "eksik", "yeterli", "güzel", "işlevsel" ve "değerli" sayılmasının nasıl kurulduğunu açığa çıkaran varoluşsal, psikolojik ve politik bir deneyimdir. Engellilik psikolojisi, yalnızca rehabilitasyon ya da uyum psikolojisi olarak düşünülemez. Engelilik psikolojisi, günümüz toplumunun insan anlayışına yöneltilmiş sessiz ama radikal bir eleştiridir.
Günümüzün dünyası, insanı çoğu zaman performans üzerinden tanımlamaktadır. Güçlü beden, hızlı üretim, sürekli başarı, verimlilik, rekabet ve kontrol... Böyle bir dünyada engelli beden, statükonun yücelttiği "mükemmel insan" imgesini bozan bir gerçeklik olarak önümüzde durmaktadır. Tam da bu yüzden engelli birey, yalnızca fiziksel bir sınırla değil; toplumun bakışıyla, normlarıyla ve iktidar mekanizmalarıyla mücadele eden kişidir. Burada psikolojik acının kaynağı çoğu zaman bedenin kendisi değil, bedenin toplumsal anlamıdır.
Günümüzde okullar, hastaneler, klinikler ve psikoloji merkezleri normal beden fikrini oluşturmak için harıl harıl çalışmaktadırlar. Engelli beden, kurgulanmaya çalışılan normalliğin dışında bırakılmaktadır. Psikoloji bazen özgürleştirici değil, normalleştirici bir araç olarak kullanılmaktadır. "Uyum sağlama" dili, farkında olmadan bireyi mevcut düzenin normlarına boyun eğmeye çağırabilir. Engellilik psikolojisinin eleştirel boyutu tam burada başlar: İnsan yalnızca işlevselliği kadar mı değerlidir
Beden, yalnızca biyolojik bir nesne değildir. Beden, dünyayı deneyimleme biçimidir. İnsan, dünyayı beden aracılığıyla hisseder, algılar ve yaşar. Bu nedenle engellilik, yalnızca eksilen veya eksik bir yeti değil, dünyayla başka türlü ilişki kurma biçimidir. Görmeyen birinin mekân deneyimi, işitmeyen birinin sessizlik algısı ya da tekerlekli sandalye kullanan birinin şehirle ilişkisi, insan deneyiminin farklı ontolojik biçimleridir. Engellilik psikolojisi burada eksiklikten çok çoğulluğu ve farklılığı içermektedir.
Bu noktada engelli insanların psikolojik özellikleri üzerine düşünmek önemlidiir. Engellilik deneyimi, insan ruhunda yalnızca acı değil; aynı zamanda özgün duyarlılıklar, direnç biçimleri ve derin içsel farkındalıklar da üretir. Engelli bireylerin psikolojik dünyası, sürekli olarak beden, toplum ve benlik arasındaki gerilim içinde şekillenir.
Birçok engelli birey, çocukluk döneminden itibaren "farklı" olduğunun toplumsal olarak kendisine hissettirilmesiyle büyür. Bu durum bazen yoğun bir yalnızlık duygusu yaratabilir. Kişi, yalnızca fiziksel çevreye değil, insanların bakışlarına da maruz kalır. Sürekli yardım nesnesi gibi görülmek, aşırı korunmak, küçümsenmek ya da yok sayılmak; benlik saygısını zedeleyebilir. Özellikle çocukluk ve ergenlik dönemlerinde normal olma baskısı, kişinin kendi bedenine yabancılaşmasına yol açabilir. Burada psikolojik çatışma, çoğu zaman bedenle değil, toplumun dayattığı normlarla yaşanır.
Damgalanma yoluyla toplum, engelli birey üzerinde görünmez bir baskı kurmaktadıt. İnsan bazen kendi bedeninden değil, başkalarının bakışından yorulur. Sürekli acınmak, çocuklaştırılmak, yetersiz görülmek ya da görünmez hale getirilmek; bireyin özsaygısını aşındırabilir. Bazı engelli bireyler bu nedenle sosyal kaygı, içe kapanma, depresif duygular veya değersizlik hissi yaşayabilirler. Ancak bu durum engelliliğin doğal sonucu değildir; çoğu zaman dışlayıcı toplumsal deneyimlerin psikolojik etkisidir.
Buna karşılık birçok engelli bireyde güçlü bir psikolojik direnç de gelişebilmektedir. Sürekli engellerle karşılaşmak, problem çözme kapasitesini, sabrı ve içsel dayanıklılığı artırabilir. Bazı bireyler erken yaşta hayatın kırılganlığını fark ettikleri için daha derin bir empati geliştirebilirler. Başkalarının acılarına karşı daha duyarlı olmak, ilişkilerde daha yoğun bir anlam aramak ve yaşamın küçük deneyimlerine daha güçlü bağlanmak, engellilik deneyiminin ürettiği önemli psikolojik özellikler arasında yer alabilir.
Engelli bireylerde sık görülen başka bir özellik de kendini kanıtlama baskısıdır. Toplumun düşük beklentileri karşısında kişi sürekli başarılı olmak, güçlü görünmek veya normal olduğunu ispat etmek zorunda hissedebilir. Bu durum bazen aşırı performans baskısına, tükenmişliğe ve kronik yorgunluğa neden olur. Kişi yalnızca yaşamını sürdürmez; aynı zamanda toplumun önyargılarıyla da savaşır.

24