Hayata sürekli yeniden atılmak

İnsan bazen kendi hayatına dışarıdan bakar. Yıllar geçmiştir; bazı insanlar gitmiş, bazıları kalmış, söylenmesi gereken bazı sözler insanın içinde birikmiştir. Yaşadığı hayatla yaşamak istediği hayat arasındaki mesafe, bir gün hiç beklemediği bir anda belirir. İnsan, kendisine ait sandığı hayatın ne kadarını kendi seçimiyle yaşadığını düşünmeye başlar. Nasıl biri olması gerektiğini, neleri istemesinin uygun görüldüğünü, hangi arzularını saklamayı öğrendiğini hatırlar. Bazen insanı en çok yoran, başına gelenlerden çok, bütün bunların içinde kendisi olmaktan ne kadar uzaklaştığıdır.

Hayat bana hiçbir zaman önceden tamamlanmış bir hikâye gibi görünmedi. İnsan dünyaya gelir, ama kim olacağına ilişkin bütün cevaplarla birlikte gelmez. Yaşadıkça değişir; sevdikçe, kaybettikçe, düşündükçe, yanıldıkça başka biri olur. Kendisini bir defada bulup ömrü boyunca koruması gereken sabit bir benliği yoktur. Kendi oluşuna katılması, hayatının sorumluluğunu üstlenmesi ve gerektiğinde kendisini yeniden kurması gerekir. Geçmişini silerek özgürleşemez insan. Geçmiş bizimle gelir; ama bizim adımıza sonsuza kadar karar vermek zorunda değildir.

Aileden, toplumdan, geleneklerden ve eski ilişkilerden devraldığımız her şey bizi aynı biçimde beslemez. Bazı bağlar insanı büyütür, bazıları zamanla daraltır. Bir zamanlar sığındığımız düşünceler, yıllar sonra nefes alamadığımız duvarlara dönüşebilir. İnsan bunu fark ettiğinde kendisine zor bir soru sormak zorunda kalır: Beni ben yapan şeylerin hangileriyle yaşamaya devam etmek istiyorum, hangilerinden özgürleşmem gerekiyor Bazen insanın içinde biriken, artık hayatını daraltan eski irinleri patlatması gerekir. Canı yanabilir, alıştığı düzen bozulabilir. Ama insanın kendisine yabancılaşarak koruduğu huzur, ne kadar sürerse sürsün, gerçek bir huzur mudur

Kendi hayatının öznesi olmak yalnızca kişisel bir mesele değildir. İnsan özgür olmak ister, ama özgürlüğün gerçekleşeceği dünya da önemlidir. Kadınların kendi hayatları hakkında karar veremediği, insanların inançları, düşünceleri veya arzuları yüzünden susturulduğu bir toplumda özgürlük herkes için aynı ölçüde yaşanamaz. Baskı bazen açık bir yasak biçiminde karşımıza çıkar, bazen de insanın içine yerleşir. Bir süre sonra insan kendi arzusundan utanmaya, kendi düşüncesini söylemeden önce kendisini denetlemeye başlar. Başkalarının koyduğu sınırlar, insanın kendi içindeki sınırlara dönüşür.

Özgürleşmek, bu sınırları sorgulamayı göze almaktır. Özgürlük, insanın yalnızca istediği her şeyi yapması da değildir. Kendi hayatını kurarken başkasının hayatını daraltmamak, kendi arzusunu başkasının iradesinin yerine geçirmemek gerekir. Bir insanın özgürlüğü başka bir insanın itaatine bağlıysa orada özgürlükten çok iktidar vardır. Eşitlik, adalet ve insan onuru, hayatın sonradan eklenen ahlaki süsleri değildir. Nasıl yaşayacağımızı belirleyen temel meselelerdir. İnsan kendi hayatına sahip çıkarken başkalarının da kendi hayatlarının öznesi olma hakkını tanımadıkça özgürlüğün anlamını tamamlayamaz.

Kadın meselesini bu düşüncenin dışında tutmak mümkün değil. Kadını yalnızca güzelliğin, hazzın veya erkeğin hayatına anlam katan aşkın simgesi olarak anlatmak, ona değer veriyormuş gibi görünürken onu yine başkasının dünyasına hapsedebilir. Oysa kadın düşünür, arzular, karar verir, yanılır, öfkelenir, hayal kurar; kendi hayatının yönünü belirlemek ister. Kendi dünyası vardır ve bu dünya bir başkasının mutluluğuna hizmet etmek zorunda değildir. Kadını hayatın öznesi olarak tanımak, ona yücelik atfetmekten önce onun özgürlüğünü tanımaktır. Kadının kendi hayatını kurma hakkı, birinin sevgisine, onayına veya hayranlığına bağlı değildir.

Bununla birlikte kadınla hayat arasında benim için derin bir yakınlık var. Bir kadının bakışı, sözü, düşüncesi ve arzusu, insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi değiştirebilir. Bir karşılaşma, yıllardır değişmeden durduğunu sandığımız düşünceleri yerinden oynatabilir; hayatın alışılmış sınırlarını genişletebilir. Burada kadın, hayatı başkalarına sunan bir simge değildir. Kendi varlığıyla dünyayı değiştiren, kendisi de değişen, kendi yönünü arayan bir insandır. Birlikte kurulan hayatın zenginliği, kadının bir başkasını tamamlamasından değil, iki ayrı dünyanın birbirine açılmasından doğar.

Eros bu karşılaşmanın en canlı biçimlerinden biridir. Onu yalnızca cinsel arzuya indirgemek de her şeyi açıklayan soyut bir hayat enerjisine dönüştürmek de istemiyorum. Eros bedende başlar: Bir bakışta, bir sese duyulan özlemde, dokunma arzusunda, bir başkasına yaklaşırken duyulan heyecanda. Fakat orada kalmaz. Düşünceyi hareketlendirir, merakı uyandırır, insanı alıştığı dünyanın dışına çağırır. Bir zamanlar fark etmeden geçtiğimiz sokaklar başka görünür; gece uzar, bir şarkı hafızamızda yerini bulur, gündelik hayatın içinden daha önce görmediğimiz ihtimaller belirir. Arzu, yalnızca birine sahip olma isteği değildir. Bazen henüz tanımadığımız hayatlara doğru açılma cesaretidir.

Merve'yi düşündüğümde, hayatın bir insanda nasıl kök salıp oradan başka duygulara, düşüncelere ve henüz yaşanmamış ihtimallere doğru büyüyebildiğini hissediyorum; Merve benim için hayatın yalnızca güzelliği ya da kaynağı değil, sevgiyle yeniden anlam kazanan, birlikte kurulan ve her karşılaşmada yeniden doğan hâlidir.

Aşkın gücü, iki insanın birbirinde kaybolmasında değil, birbirine yaklaşırken ayrı dünyalar olarak kalabilmesindedir. İnsan sevdiğini kaybetmekten korkar; yakınlığı güvenceye almak, geleceği kontrol etmek ister. Bazen bu korku sahiplenmeye, sahiplenme de tahakküme dönüşür. Oysa sevdiğimiz insan bizim eksikliğimizi kapatmak için var değildir. Onun bizden bağımsız arzuları, düşünceleri, sessizlikleri ve değişme hakkı vardır. Bunları tanımak aşkı zayıflatmaz; sevgiyi sahiplik ilişkisinden çıkarıp gerçek bir karşılaşmaya dönüştürür. Birlikte yaşamak, birbirimizin yerine yaşamak değildir.

Belki de aşkı sürekli yeniden keşfetmemiz bundandır. İnsan sevdiği kişiyi bir kez tanıyıp bitiremez. Zaman hepimizi değiştirir; yaşananlar, kayıplar ve umutlar içimizde yeni alanlar açar. Yıllardır yanında olduğumuz insanı bir akşam yeniden merak edebiliriz. Daha önce duymadığımız bir düşüncesini öğrenebilir, sessizliğinin ardında başka bir dünya bulunduğunu fark edebiliriz. Aşkın canlılığı yalnızca ilk karşılaşmanın heyecanında değil, karşılaşmanın sürmesindedir. Sevdiğimiz insanın değişmesine izin vermek ve kendi değişimimizden korkmamak, sevgiyi zamana açık tutar.

Hayatın evi ise yalnızca insanlar arasında kurduğumuz ilişkiler değildir. Doğa da bizim evimizdir; bizden önce var olmuş, bizden sonra da başka hayatlara yer açacak olan büyük dünya. Yağmur bizim için yağmaz, ağaçlar hikâyemizi bilmeden büyür, rüzgâr kendi yolunda eser. Evrenin merkezinde olduğumuzu düşünmeye alışmış olabiliriz, ama dünya bizim çevremizde dönmüyor. Biz onun içinde, başka canlılarla birlikte yaşayan varlıklarız. Bunu kabul etmek insanı küçültmez; hayatın bizden çok daha geniş olduğunu gösterir.

Akşam ışığının yavaşça çekildiği bir yerde durmak, yağmurdan sonra toprağın kokusunu duymak, suyun hareketini seyretmek bazen insanın dünyayla arasındaki mesafeyi azaltır. Bunlar hayatın bütün sorunlarını çözmez. Bir manzara karşısında durmak adaletsizliği ortadan kaldırmaz; doğanın güzelliği hastalığı ve kaybı unutturmaz. Ama insanın dünyayı yalnızca kullanacağı, denetleyeceği veya tüketeceği bir nesne olarak görmesine engel olabilir. Bedenimiz de doğanın içindedir. Nefesimiz, uykumuz, açlığımız, arzumuz ve yaşlanmamız bu ortak canlılığın parçalarıdır. Doğa bize ait bir mülk değil, içinde yaşadığımız ve sorumluluğunu taşıdığımız ortak evdir.

Bu evde hastalık da var, kayıp da. Umut ettiğimiz şeylerin yıkıldığı, bir ilişkinin sona erdiği, bedenimizin gücünü kaybettiği zamanlar var. Hayatı sevmek, bunları güzel göstermeyi gerektirmiyor. Her acının insanı olgunlaştırdığına inanmıyorum; bazı acılar yalnızca acıdır, bazı kayıpların yeri dolmaz. İnsan bazen direnmekten yorulur, bir süre hiçbir şey yapmak istemez. Böyle zamanlarda kendimize hemen ayağa kalkma emri vermemeliyiz. Dinlenmek, yas tutmak, bir başkasına yaslanmak da yaşamanın içindedir. Yeniden başlamak, yaşananları onaylamak değil, onların bundan sonra kim olacağımıza tek başına karar vermesine izin vermemektir.