İnsanlık tarihi boyunca dinler, sadece kitapların sayfalarında değil, insanların hayatlarında da sınandı. Bugün ise acı bir gerçekle yüzleşmek zorundayız: Dinin adı var, fakat ahlakı nerede
Camiler doluyor, fakat kalpler boşalıyor. İbadetler çoğalıyor, fakat adalet azalıyor. Dini söylemler yükseliyor, fakat dürüstlük, merhamet ve kul hakkına riayet hayatımızdan çekiliyor. İşte asıl mesele tam da burada başlıyor.
Çünkü indirilen din ile insanların zaman içinde oluşturduğu din anlayışı arasında derin bir uçurum oluşabiliyor.
Öyle bir toplum düşünün ki insanlar birbirine güvenemiyor. Ticaret senetsiz, kefilsiz yürümüyor. Sözün değeri azalıyor, emanete riayet zayıflıyor. Oysa Kur'an, "Şüphesiz Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder." (Nisâ, 4/58) buyuruyor.
Peki biz ne yapıyoruz
Adaleti ayetlerde bırakıp hayatımızdan çıkarıyoruz.
Faizden, haksız kazançtan, rüşvetten ve haramdan söz ediyoruz; fakat menfaatimize dokunduğunda bütün bu ilkeleri bir anda unutabiliyoruz. Bir yandan haramdan bahsederken diğer yandan haram kazancın peşinden koşabiliyoruz.
Kur'an ise bizi açıkça uyarıyor:
"Birbirinizin mallarını haksız yollarla yemeyin." (Bakara, 2/188)
Demek ki mesele sadece namaz kılmak değildir.
Mesele, namazın insanı dönüştürmesidir.
Çünkü Kur'an, "Şüphesiz namaz hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar." (Ankebût, 29/45) buyuruyor.
Öyleyse insan namaz kılıyor ama yalan söylemeye, haksızlık yapmaya, kul hakkı yemeye, insanları kandırmaya devam ediyorsa burada kendimize ciddi sorular sormamız gerekiyor.
Sorun namazda değil; namazın hayatımıza taşınmamasındadır.
Düğünlerimize bakalım...
Bereketli bir yuva kurmanın vesilesi olması gereken düğünler, çoğu zaman gösterişin, israfın ve "kim daha büyük yapacak" yarışının sahnesine dönüşüyor. Kur'an ise açıkça uyarıyor:
"Yiyin, için fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez." (A'râf, 7/31)
Yoksula sabır anlatılıyor, fakat yoksulun derdi unutuluyor. Kanaatten söz ediliyor, fakat lüks hayat normalleştiriliyor. Kul hakkından bahsediliyor, fakat güçlü olanın hakkı korunurken güçsüzün hakkı görmezden geliniyor.
Bu nasıl bir dindarlıktır
Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), gerçek müminin dilinden ve elinden insanların emin olduğu kimse olduğunu bildiriyor.
O halde insanların bizden emin olmadığı bir yerde, sadece dış görünüşümüzle dindarlık iddiasında bulunmanın ne anlamı var
Bir insanın sakalı, tesettürü, cübbesi, sarığı veya ibadet görüntüsü elbette dinin bazı unsurlarıyla ilgili olabilir. Fakat bunların hiçbiri yalanı, zulmü, kibri, haksızlığı ve kul hakkını meşrulaştıramaz.
Dinin ruhu ahlaktır.
Adalettir.
Emanettir.
Merhamettir.
Doğruluktur.
Kul hakkından sakınmaktır.
İşte Kur'an'ın inşa etmek istediği insan budur.
Bugün kendi coğrafyasındaki adalete güvenmeyip gayrimüslim ülkelerin hukukunu ideal gören, kendi insanına güvenmeyip yabancıya hayranlık duyan bir anlayışla da yüzleşiyoruz.
Mesele Hans ya da Hasan değildir.
Mesele hukuktur.
Eğer bir sistemde hukuk varsa, adı kim olursa olsun ona saygı duyulur. Eğer adalet yoksa, tabelasında ne yazdığının hiçbir anlamı kalmaz.
Çünkü Allah, adaleti emrediyor:
"Şüphesiz Allah adaleti, iyiliği ve yakınlara yardım etmeyi emreder." (Nahl, 16/90)
Bugün Müslüman toplumların en büyük imtihanlarından biri de budur: Din adına konuşmak kolay, dinin istediği insan olmak zordur.
Camide saf tutmak kolaydır; ticarette dürüst olmak zordur.
Haramdan söz etmek kolaydır; haram kazançtan vazgeçmek zordur.
Kul hakkını anlatmak kolaydır; kendi hakkımızdan fedakârlık etmek zordur.
Adaletten bahsetmek kolaydır; aleyhimize bile olsa adaleti savunmak zordur.
İşte indirilen din ile uydurulan din arasındaki fark tam burada ortaya çıkar.
Uydurulan din, insanın nefsini rahatlatır.
İndirilen din ise insanın nefsini terbiye eder.
Uydurulan din, şekille yetinir.
İndirilen din, şekli ruhla buluşturur.
Uydurulan din, güçlüye göre eğilip bükülür.
İndirilen din, güçlü de olsa zayıf da olsa adaleti ayakta tutar.
Uydurulan din, geleneği sorgulanamaz hale getirir.

19