Bir zamanlar tasavvuf denildiğinde akla ilk gelen kavram zühd idi. Dünyaya gönül bağlamamak, gösterişten uzak durmak, nefsi terbiye etmek, ameli gizlemek ve yalnızca Allah'ın rızasını gözetmek... İbrahim Ethem'in sarayı terk eden iradesi, Yunus Emre'nin tevazusu, Hoca Ahmet Yesevî'nin irfanı ve nice hak dostunun hayatı, insanı Allah'a yaklaştıran bu sessiz yolun en güzel örnekleriydi.
Hakiki dervişlik; alkış peşinde koşmak değil, nefsini susturmaktı. Şöhreti nimet değil, ağır bir imtihan olarak görmekti. İnsanların gözünde büyümeyi değil, Allah katında değer kazanmayı hedeflemekti.
Peki bugün aynı hassasiyeti ne kadar görebiliyoruz
Ne yazık ki günümüzde maneviyatın bazı tezahürleri, kameraların önünde sergilenen gösterilere dönüşmüş durumda. Canlı yayınlar eşliğinde bedenine şiş saplayanlar, ateşle yapılan ritüelleri kalabalıklara sunanlar, sosyal medyada milyonlara ulaşan görüntülerle dikkat çekmeye çalışanlar... Tasavvufun derin sessizliği, yer yer gösterinin gürültüsü içinde kayboluyor.
Oysa tasavvuf; insanları hayrete düşürme sanatı değil, nefsi terbiye etme mektebidir.
Keramet mi, İstidrac mı
Tasavvuf geleneğinde keramet hiçbir zaman amaç olmamıştır. Hakiki veliler, kendilerine nispet edilen olağanüstü hallerin konuşulmasından bile rahatsız olmuş; bunları gizlemeyi edebin gereği saymışlardır. Çünkü onların hedefi insanların dikkatini kendilerine değil, Allah'a yöneltmekti.
İslam âlimleri de önemli bir ölçü ortaya koymuşlardır: Olağanüstü görünen bir hâl, tek başına kişinin Allah katındaki makamının delili değildir. Asıl ölçü; Kur'an ve Sünnet'e bağlılık, güzel ahlak, ihlas ve istikamettir.
Bugün kameralar karşısında bedenini şov malzemesine dönüştürenlerin sergilediği görüntüler karşısında şu soruları sormak gerekir:
Bir insanın yanağına demir saplaması onu daha dürüst yapıyor mu
Kul hakkından daha fazla sakındırıyor mu
Kibrini kırıyor mu
Merhametini artırıyor mu
Eğer bir ritüel insanı daha ahlaklı, daha adil ve daha merhametli hâle getirmiyorsa, onun manevi değeri ciddi biçimde sorgulanmalıdır.
Gösteri, Kerametin Delili Değildir
Daha dikkat çekici olan ise şudur:
Bugün Asya'nın bazı şamanları, Hindistan'daki fakirler, farklı dinlere mensup bazı mistikler, sirk sanatçıları ve ekstrem beden performansçıları da benzer tekniklerle bedenlerine şiş saplayabilmekte, ateş yutabilmekte ve kızgın kömür üzerinde yürüyebilmektedir.
Bu benzerlik, söz konusu eylemlerin tek başına ilahî bir delil olarak görülemeyeceğini düşündürmektedir. İnsan anatomisi, uygulama tekniği, yoğun konsantrasyon, ağrı eşiğinin değişebilmesi ve psikofizyolojik etkenler, bu tür performansların önemli bir kısmını açıklayabilmektedir.
Dolayısıyla bir insanın bedenine zarar vermeden şiş geçirebilmesi veya ateşle temas edebilmesi, tek başına onun Allah katındaki makamını göstermez. Eğer böyle olsaydı, aynı gösterileri yapan herkesin aynı manevi mertebeye sahip olduğunu kabul etmek gerekirdi ki bu, ne aklen ne de dinî ölçüler bakımından doğru bir sonuç olurdu.
Resûlullah'ın Mirası Gösteri Değil, Tevazudur
Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem), insanları gösterilerle etkilemeye çalışmadı. Sahabe de imanını bedenine zarar vererek değil; doğruluğu, emaneti koruması, merhameti, fedakârlığı ve güzel ahlakıyla ortaya koydu.
Sünnet bize gösterişi değil sadeliği, şöhreti değil ihlası, alkışı değil kulluğu öğretiyor.

24