Kibirin gölgesinde kaybolan insan

"Gurura kapılarak insanlara burun kıvırma, ortalıkta çalım satarak yürüme; unutma ki Allah gurura kapılıp kendini beğenen hiç kimseyi sevmez."

Bu ilahî uyarı, aslında insanın kendine açtığı en büyük çukuru işaret eder: kibir.

Kibir… Sessiz bir hastalık gibi insanın içine sızar; fark ettirmeden gönlü kirletir, bakışı bulandırır. Bir bakmışsınız, dün selam verdiğiniz insana bugün yüzünüzü çevirmeye başlamışsınız. Dün "ben de onun gibiyim" dediğiniz insanlara bugün yukarıdan bakar olmuşsunuz. Çünkü sahip olduğunuz makam, para, bilgi, unvan ya da geçici bir başarı, kalbinize "sen artık farklısın" diye fısıldamaya başlar.

Hâlbuki insanın asıl imtihanı tam da burada başlar.

Kibirlenen kişi zanneder ki yükselmiştir; oysa Allah katında alçalmıştır. Zanneder ki insanlar ona hayranlıkla bakıyordur; oysa çoğu, içinden onun düşmesini bekliyordur. Çünkü kibir, ateştendir. Yakmaz sanırsın ama en önce sahibini kavurur.

Bugün toplumda en çok neyi kaybettik biliyor musunuz

Tevazuyu.

İnsanın başını eğmesini değil; kalbini alçaltmasını, gönlünü yumuşatmasını.

Birbirimize tepeden bakmadığımız, övünmek için bahane aramadığımız, yürürken ayaklarımızın yere bastığını fark ettiğimiz günleri…

Sosyal medya beğenileriyle büyüyen egolar, makam koltuklarında şişen nefsler, bir "merhaba"yı çok gören yüzler… Oysa insanın değeri sahip olduklarında değil, insanlığını kaybetmediği yerde saklıdır.

Allah'ın sevmediği bir vasfı taşımak, aslında en büyük kayıptır. Çünkü Allah'ın sevmediğini dünya da sevmez. İnsanlar kibire tahammül etmez; alçak gönüllülüğe ise her zaman kapılarını açar.

Bir gün gelir, çalım satarak yürüyen adımların gücü kalmaz. Sahip olduğun şeylerin bir kısmı ya da tamamı elinden gider. O gün anlarız ki: