Kur'an-ı Kerim'de insanın iman iddiasıyla gerçek iman arasındaki farkını ortaya koyan son derece çarpıcı bir ayet vardır:
"İnsanlardan öyleleri de vardır ki, inanmadıkları hâlde 'Allah'a ve âhiret gününe inandık' derler." (Bakara, 2/8)
Bu ayet, yalnızca geçmişte yaşamış bir topluluğun hastalığını anlatmıyor. Bugün de insanın kendisine sorması gereken çok ciddi bir soruyu gündeme getiriyor:
Ben gerçekten inanıyor muyum, yoksa sadece inandığımı mı söylüyorum
Çünkü "Allah'a inanıyorum" demek başka, Allah'ın hayatımızdaki hükümranlığını kabul etmek başkadır.
"Âhirete inanıyorum" demek başka, âhiretin hesabını hayatımızın merkezine yerleştirmek başkadır.
Dilimizi iman cümleleriyle süslemek kolaydır. Asıl mesele, o iman iddiasının davranışlarımıza, ahlakımıza, ticaretimize, adalet anlayışımıza, kul hakkına bakışımıza ve yalnız kaldığımızdaki tercihlerimize yansımasıdır.
Âhirete İman, Hayatı Değiştirmelidir
Âhirete gerçekten iman eden insan, yaptığı hiçbir şeyin karşılıksız kalmayacağını bilir.
Kur'an şöyle buyurur:
"Kim zerre ağırlığınca hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre ağırlığınca şer yapmışsa onu görür." (Zilzâl, 99/7-8)
Bu ayet insanın hayatına yerleştiğinde, insanın davranışları değişir.
Çünkü bilir ki;
Kimse görmese de Allah görüyor.
Kimse duymasa da Allah duyuyor.
Kimse hesap sormasa da bir gün Allah hesap soracak.
Dünyada makamın, servetin, nüfuzun, çevrenin veya siyasi gücün insanı koruyabileceği düşünülebilir. Fakat âhirette insanın yanında bunların hiçbiri olmayacaktır.
Kur'an bu gerçeği şöyle bildirir:
"Artık o gün ne mal fayda verir ne de evlat. Ancak Allah'a temiz bir kalple gelenler başka." (Şuarâ, 26/88-89)
Öyleyse âhirete iman, sadece zihinsel bir kabul değildir. İnsan davranışlarını dönüştüren bir bilinçtir.
İman Dilin Değil, Hayatın Meselesidir
Kur'an, iman iddiasında bulunanların sözlerini yeterli görmez.
"İnsanlar, 'İnandık' demeleriyle bırakılıvereceklerini ve sınanmayacaklarını mı sandılar" (Ankebût, 29/2)
Demek ki iman bir iddiadır; fakat bu iddianın samimiyeti hayatın imtihanları içerisinde ortaya çıkar.
İnsan rahat zamanında "Ben Allah'a inanıyorum" diyebilir.
Peki çıkarlarıyla Allah'ın emri çatıştığında ne yapacaktır
Haksız kazanç önüne geldiğinde ne yapacaktır
Kul hakkı kendisine menfaat sağladığında ne yapacaktır
Kimsenin görmediği bir yerde haramla karşılaştığında ne yapacaktır
Güç eline geçtiğinde adaletten ayrılacak mı, yoksa Allah'tan korkarak hakkı sahibine verecek mi
İşte iman burada konuşur.
Çünkü iman sadece dilin söylediği değil, hayatın doğruladığı bir hakikattir.
Allah Bizi "Mümin" Kabul Etti mi
İnsanın kendisine sorması gereken en ağır sorulardan biri de budur.
Biz kendimize "mümin" diyebiliriz. İnsanlar da bizi mümin kabul edebilir. Fakat asıl mesele, Allah'ın katında imanımızın ne durumda olduğudur.
Kur'an, iman iddiasını ölçüsüz biçimde kabul etmez.
Bedeviler, "İman ettik" dediler. Onlara şöyle denildi:
"De ki: Siz iman etmediniz, fakat 'İslâm olduk' deyin. Çünkü iman henüz kalplerinize girmedi." (Hucurât, 49/14)
Bu ayet bize çok önemli bir ölçü veriyor:
İman, insanın kendisine verdiği bir unvan değildir.
"Ben müminim" demekle mesele bitmez.
İman kalbe yerleşecek, akla yön verecek, ahlaka dönüşecek ve hayata yansıyacaktır.
Müminin En Büyük Şahitliği Ahlakıdır
Hz. Peygamber'in (s.a.v.) şu sözü iman ile ahlak arasındaki bağı açıkça ortaya koyar:
"İman bakımından müminlerin en olgunu, ahlakı en güzel olanıdır."
Başka bir hadiste ise şöyle buyurur:
"Allah'a ve âhiret gününe iman eden kimse ya hayır söylesin ya da sussun."
Dikkat edelim:
Allah'a ve âhiret gününe iman ile dil ahlakı arasında doğrudan bağ kuruluyor.
Demek ki âhirete iman eden insanın dili de değişmelidir.
Yalan söyleyemez.
İftira atamaz.
Gıybeti sıradanlaştırmaz.
İnsanların onuruyla oynayamaz.
Her duyduğunu doğru kabul edip yayamaz.
Çünkü bilir ki bir gün söylediği her sözün hesabını verecektir.
Kur'an da şöyle buyurur:
"İnsan hiçbir söz söylemez ki yanında onu gözetleyen, yazmaya hazır bir melek bulunmasın." (Kâf, 50/18)
Kul Hakkı Karşısında "İman Ediyorum" Demek Yetmez
Bugün iman iddiasının en büyük imtihanlarından biri kul hakkıdır.
Bir insan namaz kılabilir, oruç tutabilir, hacca gidebilir, umre yapabilir, Kur'an okuyabilir ve sürekli "Allah'a inanıyorum" diyebilir.
Fakat başkasının hakkını yiyorsa, insanları aldatıyorsa, emanete ihanet ediyorsa, yetimin hakkına el uzatıyorsa, çalışanının hakkını geciktiriyorsa veya kamu malını kendi malı gibi kullanıyorsa, burada iman iddiasının ciddi biçimde sorgulanması gerekir.
Hz. Peygamber (s.a.v.) "müflis" kimseyi şöyle tarif eder:
"Ümmetimin müflisi, kıyamet günü namaz, oruç ve zekâtla geldiği hâlde birine sövmüş, birine iftira etmiş, birinin malını yemiş, birinin kanını dökmüş, birini dövmüş olarak gelen kimsedir."
İşte burada insan sarsılmalıdır.
Çünkü mesele yalnızca ibadetlerin çokluğu değildir.
İbadetin insanda ne meydana getirdiğidir.
Namaz insanı kötülükten uzaklaştırmıyorsa, oruç ahlakı güzelleştirmiyorsa, zekât merhameti artırmıyorsa, hac insanı kul hakkından sakındırmıyorsa insan kendisini hesaba çekmelidir.
Âhirete İnanan İnsan Hesap Gününü Unutmaz
Kur'an, gerçek kulluğun temelinde hesap bilincinin bulunduğunu tekrar tekrar hatırlatır.
"Şüphesiz Allah zerre kadar haksızlık etmez. Zerre kadar bir iyilik olsa onu kat kat artırır ve kendi katından büyük bir mükâfat verir." (Nisâ, 4/40)
Bu ayet, hem mazluma umut hem zalime uyarıdır.

27