Bir devletin gücü yalnızca kurumlarının büyüklüğüyle değil, o kurumların başına kimin getirildiğiyle ölçülür. Çünkü makam bir ödül değil, emanettir; kamu görevi ise kişisel yakınlıkların değil, milletin hakkının alanıdır.
Kur'an-ı Kerim bu konuda açık bir ölçü koyar:
"Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder."
(Nisâ, 4/58)
Bu ayet, yönetim anlayışının temelini ortaya koyar: Emanet ehline verilecek, adalet gözetilecektir.
Hz. Peygamber'in hayatında bunun dikkat çekici örneklerini görüyoruz.
Hicret sırasında Hz. Peygamber ve Hz. Ebû Bekir, kendilerine rehber olarak Abdullah b. Uraykıt'ı seçtiler. O sırada Müslüman olmayan Abdullah b. Uraykıt, bölgenin yollarını ve güzergâhlarını çok iyi bilen deneyimli bir rehberdi.
Buradaki mesaj açıktır: Bir görevde belirleyici ölçü, kişinin bize yakınlığı değil, o görevi hakkıyla yapabilecek ehliyete sahip olmasıdır.
Mekke'nin fethinden sonra Kâbe'nin anahtarlarının Osman b. Talha'ya teslim edilmesi de aynı anlayışın çarpıcı bir örneğidir. Osman b. Talha henüz Müslüman değildi; buna rağmen emanet, ehliyet ve görev sürekliliği esas alınarak sahibine teslim edildi.
Bugün kamu yönetimine baktığımızda ise asıl sorulması gereken soru şudur:
Makamlar gerçekten ehline mi veriliyor
Eğer bir görevde liyakat yerine kişisel yakınlık, referans veya koşulsuz sadakat belirleyici hâle gelirse, bunun bedelini yalnızca kurumlar değil, toplum öder. Çünkü yanlış atama; verimsizlik, kaynak israfı, kurumsal hafıza kaybı ve nitelikli insanların dışlanması gibi sonuçlar doğurabilir.
Sadakat elbette değerlidir. Ancak sadakat, liyakatin yerine geçtiğinde kamu hizmeti zarar görür. Devlete sadakat, zaten emaneti hakkıyla taşımayı ve millete adaletle hizmet etmeyi gerektirir.

16