İnsanın en derin acılarından biri, iyiliğini istediği insanların hakikate sırt çevirmesidir. Onları uyandırmak, yanlışlardan korumak, doğru yola çağırmak için çırpınır; anlatır, uyarır, sabreder. Fakat bütün çabalarına rağmen karşılık bulamayınca üzülür, yorulur, hatta zamanla tükenir.
İşte Kur'an, insanın bu ince sızısına dikkat çeker:
"Demek sen, bu söze (Kur'an'a) inanmazlarsa, arkalarından üzülerek âdeta kendini tüketeceksin!" (Kehf, 18/6)
Bu ayet, yalnızca Hz. Peygamber'in yaşadığı bir üzüntüyü değil, başkalarının iyiliğini kendi derdi hâline getiren herkesin taşıdığı ağır sorumluluk duygusunu da anlamamıza yardımcı olur.
Resûlullah'ın üzüntüsü, sözünün kabul görmemesinden kaynaklanan kişisel bir kırgınlık değildi. O, insanların hakikatten uzaklaşmalarının kendilerine vereceği zararı biliyor, onların kurtuluşunu istiyordu. Fakat Allah, elçisine onların inkârı uğruna kendisini tüketmemesi gerektiğini hatırlatıyordu.
Çünkü hakikati anlatmak bizim sorumluluğumuzdur; herkesin kalbini değiştirmek değil.
Bugün de anne babalar çocukları, öğretmenler öğrencileri, düşünürler toplumları, iyiliği dert edinen insanlar çevreleri için kaygılanıyor. Anlatıyor, çabalıyor, yol göstermeye çalışıyorlar. Ancak bekledikleri karşılığı göremediklerinde bazen ümitsizliğe, bazen öfkeye, bazen de derin bir kırgınlığa kapılıyorlar.
Oysa bir insanın gerçeği kabul etmemesi, hakikatin değerini azaltmadığı gibi, anlatanın da mutlaka başarısız olduğu anlamına gelmez. Her sözün hemen karşılık bulması, her emeğin gözle görülür bir sonuç doğurması beklenemez. Bazen bugün duyulmayan bir söz, yıllar sonra insanın zihninde yeniden yankılanır.
Hakikatin kıymeti, kaç kişinin kabul ettiğine göre belirlenmez.
Burada dikkat edilmesi gereken ince bir çizgi vardır: İnsanların iyiliğini istemek başka, onların tercihlerini kendi sorumluluğumuzun bir parçası hâline getirerek altında ezilmek başkadır. Merhamet, başkasının acısını hissetmektir; o acı karşısında kendini yok etmek değil. Sorumluluk, üzerine düşeni yapmaktır; başkasının iradesini kontrol etmeye kalkışmak değil.
Üstelik insanları iyiliğe çağırırken farkında olmadan başka bir yanlışa da düşebiliriz: Hakikatin anlaşılmasını istemekle kendi sözümüzün kabul edilmesini istemeyi birbirine karıştırabiliriz. Söylediklerimiz dinlenmediğinde öfkeleniyor, önerilerimiz benimsenmediğinde kırılıyor, insanlar değişmediğinde onları suçluyorsak kendimize şu soruyu sormalıyız:
Ben hakikatin anlaşılmasını mı istiyorum, yoksa kendi sözümün kabul edilmesini mi
Bu soru, niyetimizi ve yöntemimizi yeniden gözden geçirmemizi sağlar. Çünkü haklı olmak, her zaman etkili olduğumuz anlamına gelmez; iyi niyetli olmak da kullandığımız her yöntemi doğru kılmaz. Hakikati savunurken sabrı, hikmeti ve merhameti kaybetmek, bazen ulaşmak istediğimiz insanlarla aramıza daha büyük mesafeler koyar.
Kur'an'ın bu uyarısı, duyarsızlığa veya sorumluluktan kaçmaya çağrı değildir. Bilakis, iyilik için çabalarken insanın kendi sınırlarını bilmesini öğütler. Anlatmaya devam etmek, fakat zorlamamak; uyarmak, fakat hükmetmeye kalkışmamak; sonuç alamadığında bile iyilikten vazgeçmemek...

20