Gerçekten biz mümin miyiz

İslâm dünyasının bugün yaşadığı zilletin sebebi Allah'ın vaadinde değil, bizim imanımızla hayatımız arasındaki uçurumda aranmalıdır.

"Allah, kâfirlere müminlerin aleyhinde asla yol vermeyecektir." (Nisâ Sûresi, 141)

Bu ayet, insanın yüreğine hem umut hem de ağır bir sorumluluk bırakıyor. Allah'ın vaadi haktır, kelamı haktır, adaleti haktır. O hâlde bugün İslâm coğrafyasında yaşananlara bakıp kendimize şu soruyu sormayacak mıyız: Allah'ın vaadi mi eksik, yoksa bizim müminliğimiz mi

Gazze'de çocuklar öldürülürken, Müslümanların şehirleri yıkılırken, mazlumların feryadı gökyüzüne yükselirken, zalimler hiçbir sınır tanımadan zulümlerini sürdürürken mesele yalnızca düşmanın gücünü konuşmak değildir. Asıl mesele, bizim nerede durduğumuzu, neyi kaybettiğimizi ve neden bu hâle düştüğümüzü sorgulamaktır.

Haşa, Allah'ın vaadi sorgulanmaz. Sorgulanması gereken, o vaadin muhatabı olma iddiasındaki bizim hâlimizdir.

İsmimiz Müslüman, Peki Ya Hâlimiz

Milyarlarca Müslümanız. Camilerimiz doluyor, ezanlarımız susmuyor, dillerimiz Allah'ı anıyor. Peki ya hayatlarımız Ticaretimizde adalet var mı Yönetimimizde liyakat var mı Kalplerimizde merhamet, aramızda kardeşlik, kararlarımızda hakkaniyet var mı

Birbirimizin kuyusunu kazarken ümmet kardeşliğinden söz ediyoruz. Haksızlık karşısında susarken adaleti savunuyoruz. Dünyalık uğruna birbirimizi incitirken İslâm ahlakını anlatıyoruz. Kendi çıkarlarımızı dinin ve kardeşliğin önüne koyduğumuz hâlde neden izzetimizi kaybettiğimizi anlamaya çalışıyoruz.

Sorun, Müslümanların sayısının azlığı değil; imanlarının hayatlarına ne kadar yansıdığıdır.

Elbette her zulmün sorumlusu zalimdir. Bir çocuğu öldürenin, bir şehri yıkanın, bir halkı açlığa mahkûm edenin suçu mağdurun eksiklerine yüklenemez. Zulmün hesabı zalime aittir. Ancak kendi zaaflarımızı görmezden gelmek de bizi kurtarmaz. Düşmanın zulmünü teşhis etmek kadar, kendi içimizdeki çürümeyle yüzleşmek de zorundayız.

Sayımız Çok, Birliğimiz Nerede

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), ümmetin gelecekte yaşayacağı bir zafiyeti yıllar öncesinden haber vermiştir. Sevban'dan (r.a.) rivayet edilen hadiste, milletlerin Müslümanlara karşı birleşeceği, Müslümanların çokluğuna rağmen selin önündeki çer çöp gibi savrulacağı bildirilir. Bunun sebebi sorulduğunda Efendimiz (s.a.v.), "Vehn" kavramını açıklar: Dünya sevgisi ve ölüm korkusu. (Ebû Dâvûd, Melâhim, 5)

Bugün bu hadis üzerinde düşünmek zorundayız.

Dünyayı kaybetmekten korkuyoruz; fakat ahlakımızı kaybetmekten korkmuyoruz. Makamımızı yitirmekten endişe ediyoruz; fakat adaleti yitirmek içimizi sızlatmıyor. Servetimizin azalmasına üzülüyoruz; fakat bir mazlumun sofrasının boş kalması karşısında aynı hassasiyeti gösteremiyoruz.

Birliğimizi mezheplere, ırklara, siyasi aidiyetlere ve şahsi çıkarlara kurban ediyoruz. Aynı kıbleye yönelen insanlar, birbirlerine sırtlarını dönebiliyor. Ümmetin ortak acısı, şahsi hesaplarımızın gölgesinde kalabiliyor.

Oysa Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

"Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı sarılın; bölünüp parçalanmayın." (Âl-i İmrân Sûresi, 103)

Birlik, herkesin aynı düşünmesi değildir. Birlik; hakta buluşmak, zulme karşı durmak, farklılıkları düşmanlığa dönüştürmemek ve ortak iyiliği kişisel çıkarların üzerinde tutmaktır.

Allah'ın Vaadi Bize Ne Söylüyor

Kur'an bize yalnızca umut vermiyor; sorumluluk da yüklüyor.

"Bir toplum kendilerinde olanı değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez." (Ra'd Sûresi, 11)

Bu ayet, değişimin kapısını kendi içimize açıyor. Ahlakımızı değiştirmeden toplumumuzun düzelmesini, adaleti terk ederek izzete kavuşmayı, çalışmadan güçlenmeyi, birbirimizi tüketirken ümmetin yükselmesini bekleyemeyiz.

Allah'ın yardımı, tembelliğimize mazeret değildir. Dua, çalışmanın alternatifi değildir. Tevekkül, tedbiri terk etmek değildir. İman, yalnızca dilde taşınan bir kimlik değil; hayatın her alanında sorumluluk doğuran bir hakikattir.

Kur'an'da şöyle buyrulur:

"Gevşemeyin, üzülmeyin. Eğer gerçekten iman etmiş kimselerseniz üstün gelecek olan sizsiniz." (Âl-i İmrân Sûresi, 139)

Buradaki iman iddiasını sadece sözle değil, ahlakla, sabırla, ilimle, cesaretle ve gayretle anlamalıyız. Üstünlük; yalnızca silahların, servetin veya nüfusun büyüklüğü değildir. Adalette, ilimde, üretimde, ahlakta ve insanlığa fayda sağlamada da üstün olmak gerekir.

Müslümanlar güçlü olmak istiyorsa ilimde ilerlemeli, teknolojide üretmeli, ekonomide bağımsızlaşmalı, yönetimde adaleti esas almalı ve kendi aralarındaki güveni yeniden inşa etmelidir.