Cehennemin öfkesi ve insanlığın inkâr kibri

"Neredeyse öfkesinden çatlayacak!"

Kur'ân, cehennemi cansız bir mekân olarak değil; adaletsizliğe, inkâra ve küfre karşı öfkeyle kaynayan bir hakikat olarak tasvir eder. Mülk Sûresi'nde anlatılan bu sahne, sadece ahirete dair bir tablo değil; dünyada yapılan tercihlerin, kulak tıkamanın ve hakikate sırt dönmenin ilânıdır.

Cehenneme her bir topluluk atıldığında, görevli meleklerin sorduğu soru sarsıcıdır:

"Size bir uyarıcı gelmemiş miydi"

Bu soru, insanlığın en büyük kaçış noktası olan "bilmiyorduk" mazeretini daha baştan yerle bir eder. Çünkü cevap nettir:

"Evet, bize bir uyarıcı gelmişti; fakat biz onu yalancılıkla itham ettik…"

İşte felaket tam da burada başlar. Sorun, uyarıcının gelmemesi değil; gelen uyarının kibirle reddedilmesidir. Allah Teâlâ başka bir ayette bu hakikati şöyle bildirir:

"Biz, bir peygamber göndermedikçe azap edici değiliz." (İsrâ, 15)

Yani ilâhî adalet, tebliğ edilmeden hüküm vermez. Ama tebliğ edildikten sonra susmak, inkâr etmek ve alay etmek; insanı bizzat kendi cehennemine sürükler.

Peygamberler yalnızca mesaj taşıyıcıları değildir; onlar aynı zamanda toplumların vicdanıdır. Fakat tarih boyunca bu vicdan susturulmak istenmiştir. Nuh'a "deli", İbrahim'e "put düşmanı", Musa'ya "sihirbaz", Hz. Muhammed'e (s.a.v.) ise "yalancı" denilmiştir. Bugün de değişen bir şey yoktur. Hakikati haykıranlara "aşırı", "gerici", "tehlikeli" deniliyor. İsimler değişiyor ama inkârın dili aynı kalıyor.

Resûlullah (s.a.v.) bu inkârın akıbetini şöyle haber verir:

"Cehennem, nefse hoş gelen şeylerle kuşatılmış; Cennet ise, nefsin istemediği şeylerle çepeçevre sarılmıştır." (Buhârî, Rikâk 28)

Hakikat her zaman ağırdır; çünkü insanın rahatını, çıkarını ve alışkanlıklarını bozar. Bu yüzden çoğu insan uyarıcıyı değil, rahatlatıcı yalanı tercih eder.

Oysa Kur'ân uyarır:

"Onlar, kulakları olduğu hâlde işitmezler; gözleri olduğu hâlde görmezler." (A'râf, 179)