Yazar, Hz. Yusuf'un hayatını güzellik, hüzün ve ihanet üzerinden analiz ederek insanın bu üç imtihanla nasıl yüzleştiğini açıklıyor. Sabrın ve affın gücüne vurgu yapmaktadır, çünkü intikam değil merhamet seçen insan gerçekten büyüktür. Ancak gücü elinde tutanlar için affın bu kadar kolay bir tercih olup olmadığı soru işaretidir.
Hayat, Yusuf'un güzelliği; babasının hüznü ve kardeşlerinin hainliğinden ibarettir. Bu cümle, sadece bir söz değil; insanın kaderle yüzleştiği üç büyük imtihanın özeti gibidir. Zira bu ifade, Hz. Yusuf'un hayatında tecelli eden üç derin hakikati içinde barındırır: nimetin ağırlığı, hüznün sabra dönüşmesi ve ihanetin kalpte açtığı yara.
İnsan çoğu zaman güzelliği bir nimet olarak görür; oysa her nimet, aynı zamanda bir imtihandır. Yusuf'un güzelliği, onu yüceltmeden önce hedef hâline getirdi. Onu saraylara taşımadan evvel kuyuya düşürdü, iftiralara maruz bıraktı. Kur'an'ın anlattığı sahnelerde, güzelliğin nasıl bir fitneye dönüşebileceğini açıkça görürüz. "Kadın dedi ki: 'İşte bu, beni hakkında kınadığınız kimsedir...'" (Yusuf, 32). Demek ki insanın en parlak tarafı, bazen en kırılgan noktasıdır. Eğer o nimet, insanı Allah'a yaklaştırmıyorsa; aksine onu sınayan bir ağırlığa dönüşür.
Bir de hüznün en saf hâli vardır ki, o da bir babanın yüreğinde saklıdır. Hz. Yakup'un gözyaşları, sadece bir evlat hasretinin değil; sabrın en derin hâlinin ifadesidir. Kur'an, bu acıyı şu sözlerle tasvir eder: "Gözleri hüzünden ağardı; artık kederini içine gömüyordu." (Yusuf, 84). Fakat bu hüzün, isyana dönüşmez. Aksine bir teslimiyete kapı aralar. "Ben hüznümü ve kederimi yalnızca Allah'a arz ederim." (Yusuf, 86). İşte burada insanın acıyla olan imtihanı ortaya çıkar. Acı, ya insanı Rabbine yaklaştırır ya da kalbini karartır. Yakup'un sabrı bize şunu öğretir: Gerçek sabır, sadece dayanmak değil; acıyı doğru yere yönlendirmektir.
Ve insanı en çok sarsan imtihanlardan biri... en yakından gelen darbedir. Yusuf'u kuyuya atanlar düşmanları değil, öz kardeşleriydi. Bu, ihanetin en ağır şeklidir. Kur'an, onların niyetini açıkça dile getirir: "Onu öldürün veya bir yere atın ki babanızın sevgisi yalnız size kalsın..." (Yusuf, 9). Haset, burada bir duygudan çıkıp bir suça dönüşür. İçten içe büyüyen kıskançlık, sonunda zulme kapı aralar. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu tehlikeyi şöyle haber verir: "Hasetten sakının. Çünkü haset, ateşin odunu yediği gibi iyilikleri yer bitirir." (Ebû Dâvûd, Edeb 44). İhanet, çoğu zaman bir anda doğmaz; kalpte beslenen karanlığın dışa vurumudur.
Fakat bu hikâyeyi sadece ihanet, hüzün ve imtihan üzerinden okumak eksik olur. Çünkü ilahi takdir, hiçbir hikâyeyi yarım bırakmaz. Yusuf'un hayatı bize şunu gösterir: Kuyu bir son değil, bir başlangıçtır. Zindan bir çöküş değil, bir arınıştır. Ayrılık bir kayıp değil, bir hazırlıktır. Allah'ın takdiri, en karanlık anların içinde bile bir rahmet tohumu saklar. "Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir." (Bakara, 153).

25