Kur'ân'da aktarılan İsrâiloğulları kıssası, yalnızca tarihsel bir hadise değil; iman ile sorumluluk arasındaki gerilimi ortaya koyan evrensel bir zihniyet çözümlemesidir. Nitekim "Ey Mûsâ! Onlar orada bulundukları sürece biz oraya asla girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidin savaşın; biz burada oturacağız." (Mâide, 5/24) ifadesi, bir toplumun korku karşısında geliştirdiği pasif direnişin ve sorumluluktan kaçışın sembolüdür.
Bu söz, zahirde bir teslimiyet beyanı gibi görünse de, özünde ciddi bir problem taşımaktadır: İlâhî emri yerine getirmek yerine, yükümlülüğü Allah'a havale etmek. Burada ortaya çıkan zihniyet, Allah'a güvenmekten ziyade, sorumluluğu askıya alarak sonucu ilâhî müdahaleye bırakma eğilimidir.
Tam da bu noktada şu soru belirginleşmektedir:
Allah mı bizi imtihan ediyor, yoksa biz mi Allah'ı imtihan etmeye kalkışıyoruz
Kur'ânî çerçevede imtihanın öznesi insandır. Allah, insanı iman, cesaret, adalet ve sorumluluk bilinci üzerinden sınar. Ancak insan, üzerine düşen fiilî yükümlülüğü yerine getirmeksizin "her şeyi Allah'tan beklemek" şeklinde bir yaklaşım geliştirdiğinde, imtihan bilincini tersine çevirmiş olur. Her şeyi Allah'a havale etmek, eğer sorumluluğu ortadan kaldıran bir edilgenliğe dönüşmüşse, bu durum tevekkül değil; ilâhî iradeyi kendi pasifliğimize meşruiyet zemini yapma çabasıdır.
Tevekkül, sebeplere sarıldıktan sonra sonucu Allah'a bırakmaktır.
Tembellik ise sebepleri terk edip sonucu Allah'tan beklemektir.
Mâide 5/24'te İsrâiloğullarının tavrında görülen şey, tevekkül değil; risk almaktan kaçınma refleksidir. Onlar fiilî mücadeleyi üstlenmek yerine, "Sen ve Rabbin gidin" diyerek sorumluluğu ilâhî alana taşımışlardır. Bu yaklaşım, dolaylı biçimde Allah'ı sınama teşebbüsüdür: "Eğer yardım edecekse, biz müdahil olmadan etsin." Oysa Kur'ân'ın bütünlüğü içinde ilâhî yardımın, sorumluluk üstlenenlere tahsis edildiği görülür.

26