Suriye!Câmi-i Emeviye, Hutbe-i Şamiye (6)

Suriye!Câmi-i Emeviye, Hutbe-i Şamiye (6)

AHMET MARANKİ

Bediüzzaman bu hutbeyi 1911'de Şam'daki Emevi Camii'nde, içinde 100 büyük âlim bulunan 10 bin kişilik muazzam bir cemaate Arapça olarak irticalen, yani yazılı bir metin olmaksızın elinde Kılınç, belinde Kaması, başında sarığı asker elbisesiyle haziruna irad etmiştir!

Geçici Suriye Hükümeti tarafından okullarda ücretsiz dağıtılan ve bir örneği elimizde bulunan ve 7. sınıflar için hazırlanan Arapça ders kitabında yer alan Hutbe-i Şamiye veBediüzzaman'ın eserlerinden bazıları hayatın içindeki taklidi imanın tahkikiye çevirip; ehli imanın sapıklıktan ve dalaletten kurtulma yolları olarak tavsiye ediliyor!

Lem'alar, Şualar, Mektubat, Sözler, İşarat'ül İ'caz. Gibi eserler kaynak olarak gösteriliyor!

Türkiye'de eğitim alan yaklaşık 522 bin Geçici Suriyeli öğrenciler Bediüzzamanı biliyor ve eserlerini tanıyor.

1950'den sonra da Üstad bu eseri bizzat Türkçeye tercüme edip"Bu benim siyasetimdir"diyerek bastırdı.

Üstad bu eserde Müslümanları ortaçağda durduran altı hastalığı şöyle sıralıyor:

1. Ye'isin, ümitsizliğin içimizde hayat bulup dirilmesi;

2. Sıdkın (doğruluğun) hayat-ı içtimaiye-i siyasiyede ölmesi;

3. Adavete (düşmanlığa) muhabbet;

4. Ehl-i imanı birbirine bağlayan manevî rabıtaları bilmemek;

5. Çeşit çeşit sâri (bulaşıcı) hastalıklar gibi intişar eden istibdat;

6. Menfaat-i şahsiyesine himmeti hasretmek.

Bu sayılan hastalıkların ilaçlarına da ümit, doğruluk, muhabbet, hürriyet-i şer'iye, meşveret-i meşrua, ihlâs ve tesanüdü netice veren haklı şûra gibi esaslar halinde izah ve tahlil etmiştir!

İLK DÖRT KELİME önceki yazılarımızda şerhleri ve haşiyeleriyle takdim edilmiştir!

BEŞİNCİ KELİME:

Meşveret-i şer'iyeden aldığım ders budur:

Şu zamanda bir adamın bir günahı, bir kalmıyor. Bazen büyür, sirayet eder, yüz olur. Bir tek hasene bazen bir kalmıyor. Belki bazen binler dereceye terakki ediyor. Bunun sırr-ı hikmeti şudur: Hürriyet-i şer'iye ile meşveret-i meşrua, hakikî milliyetimizin hâkimiyetini gösterdi.Hakikî milliyetimizin esası, ruhu ise İslâmiyet'tir.

Ve Hilâfet-i Osmaniye ve Türk Ordusunun o milliyete bayraktarlığı itibarıyla, o İslâmiyet milliyetinin sadefi ve kal'ası hükmünde Arap ve Türk hakikî iki kardeş, o kal'a-i kudsiyenin nöbettarlarıdırlar.

İşte, bu kudsî milliyetin rabıtasıyla, umum ehl-i İslâm bir tek aşiret hükmüne geçiyor. Aşiretin efradı gibi, İslâm taifeleri de birbirine uhuvvet-i İslâmiye ile mürtebit ve alâkadar olur. Birbirine mânenlüzum olsa maddetenyardım eder. Güya bütün İslâm taifeleri bir silsile-i nuraniye ile birbirine bağlıdır.

Nasıl ki bir aşiretin bir ferdi bir cinayet işlese, o aşiretin bütün efradı, o aşiretin düşmanı olan başka aşiretin nazarında müttehem olur. Güya her bir fert o cinayeti işlemiş gibi, o düşman aşiret onlara düşman olur. O tek cinayet, binler cinayet hükmüne geçer. Eğer o aşiretin bir ferdi, o aşiretin mahiyetine temas eden medar-ı iftihar bir iyilik yapsa, o aşiretin bütün efradı onunla iftihar eder. Güyaher bir adam, aşirette o iyiliği yapmış gibi iftihar eder.

İşte bu mezkûr hakikat içindir ki, bu zamanda, hususan kırk-elli sene sonra, seyyie, fenalık işleyenin üstünde kalmaz. Belki milyonlar nüfus-u İslâmiyenin hukuklarına tecavüz olur. Kırk-elli sene sonra çok misâlleri görülecek.

Ey bu sözlerimi dinleyen bu Cami-i Emevîdeki kardeşler ve kırk-elli sene sonra âlem-i İslâm camiindeki ihvân-ı Müslimîn! "Biz zarar vermiyoruz, fakat menfaat vermeye iktidarımız yok. Onun için mazuruz"