Eğitim sistemleri, sadece bilgi aktaran mekanizmalar değil; aynı zamanda insanın karakterini, ahlâkını ve toplumsal duruşunu şekillendiren yapılardır. Bugün size cuma saatinde her seviyede eğitim gönüllerinin gönlüne bir ışık olabilecek bir yaşanmış örneği paylaşarak seküler eğitim tartışmasını tarihsel bir örnek üzerinden ele alırken, manevî eğitimin dönüştürücü gücünü çarpıcı bir şekilde aklı gözüne inenlere ithaf etmek istiyorum!
SUÇLULARIN SAYISI SUÇSUZLARI GEÇTİ!
Suç işleme oranları artık orta ve lise eğitimi alan çocuk denecek yaştakilere kadar indiğine göre tüm bunların müsebbibi olan statükonun referans aldığı fulbrite seküler eğitimden hesap sormayı ve sorgulamayı ve yol gösterici olmayı toplum adına bir vazife biliyoruz.
Sayısal olarak;yüzde doksan dokuzu müslüman olan necip bir millete yüz yıldır icbar ile dayatılan seküler eğitim; ütopik ve gerçekleşmesi imkansız, skolastik bataklığından bile daha derin çukurlara toplumu sürüklemekle kalmayan kullanım süreleri geçmiş bırakın insanları itmeyi ve öğretmeyi aksine insanları sapkınlığa götüren metotlar;bana göre planlanmış doktrinler zinciri olarak içimizdeki satın alınmışların eliyle hayata geçirilmiştir!!!
SEKÜLERİST EĞİTİM BAŞARISIZLIKLA SONUÇLANMIŞTIR!
Mükemmel ve ahlaklı bir gençlik ve toplumsal siyasi veya ekonomik ve sağlam bir düzen tasarlanmasına rağmen muvaffak olunamamış, insana katma değer katacak ne maddi ne de manevi bir sonuç alınamamıştır.
Yüz yıllık bir eğitim süreci ile insanları kemalata terakki ettiremeyen sekülerizm karşısında, Bedîüzzaman Said Nursi (r.a.) hazretlerinin bir kaç dakikalık sohbeti ile toplumdan tecrit edilmiş insanların nasıl topluma kazandırıldığını, kalplerinin manen ihtizaza geldiğini, yüksek ve âli bir halet-i ruhiye ile terakki edip yükseldiğini, kemalat seciyelerine mazhar olduğu ile ilgili yaşanmış ve müşahhas bir hayat sizinle de paylaşarak cuma tefekkürüne başlıyoruz!
KASAP TAHİR'İN; CEZAEVİNİN KARANLIĞINDAN, AYDINLIK DÜNYAYA YOLCULUĞU!!!
Yaşayanların, "gayeleri insanları büyük zorluklarla da olsa dünyevi ve uhrevi yaşatmak olanların" ağzından dinleyelim;
"Yıl 1948. Afyon Cezaevi, cehennem azabını aratmayan, Orta çağdan kalma 6 geniş koğuştan oluşuyordu. Bu koğuşlar hayattan hiçbir beklentisi olmayan, idamlık ve müebbet mahkûmların hâkimiyeti altında olan farklı bir dünyaydı. Bediüzzaman hazretlerinin iki kahraman talebesi Rafet Barutçu Ağabey ve Tahiri Mutlu Ağabey de bu hapishaneye getirilmişti. Koğuşa girdiklerinde mahkûmların hiçbiri onların Selamını bile almadı. Loş ve basık koğuş tavanı altındaki sessizlik onları ürkütüyordu. Üç gün boyunca kışın soğuğunda kimse onlara yatacak yer vermedi. Üzerinde namaz kıldıkları seccadeyi betonun üstüne sererek kendilerine yatak yaptılar. Bu yılki kış son otuz yılın en sert geçen kışıydı. Yer gök don tutmuş, Afyon'un çevresiyle irtibatı kesilmiş, demiryolları kapanmıştı. 15-20 gün boyunca şehre yiyecek, yakacak girmedi ve sular ise donduğundan akmadı.
Koğuş ağası, ranzanın ikinci katında yastığını sırtına dayayıp bir ayağını diğer ayağının üstüne atarak, ayak tabanını mahkûmların yüzüne bakacak şekilde uzatmıştı. Koğuş ağasının elleri, ayakları ve boynu prangayla bağlıydı. Görüntüsü korkutucu bir canavarı çağrıştırıyordu. '

23