Toplumun İyiliği Adına

Avrupa başta olmak üzere bugün gelişmiş kabul edilen birçok ülke, siyasal ve hukuksal meşruiyetini hümanist ilkelere dayandırır. İnsan onuru anayasal güvence altındadır. Temel hak ve özgürlükler dokunulmaz kabul edilir.

Ancak bu güçlü söylem, uygulamada güç ve çıkar dengeleri devreye girdiğinde, savunulan ilkelerle gerçek siyaset arasındaki mesafe her zaman beklenileni ortaya koymamıştır.

Hümanizm insanı merkeze koyar. İnsan onurunu, haklarını ve eşitliğini temel kabul eder. Modern hukukun ve insan hakları sisteminin zemini budur. Ancak hümanizm kutsal, sorgulanamaz bir düşünce sistemi değildir.

★★★

İlk olarak hümanizm aşırı insan merkezcilik. Doğayı, hayvanları, ekosistemi insan yararı üzerinden değerlendirir. İnsan, diğer canlılardan daha değerli ve daha önceliklidir. Doğa ise insanın ihtiyaçlarını karşılamak için vardır.

Bu düşünceyle doğa bir varlık olmaktan çıkar, araç hâline gelir. Orman yaşayan bir ekosistem değil, kereste kaynağı olur. Nehir canlı bir sistem değil, enerji üretim hattı olur. Hayvan yaşam hakkı olan bir varlık değil, üretim birimi olur. İnsan merkezdeyse, diğer her şey insan yararına göre anlam kazanır. Yarar varsa kullanılır. Engel oluyorsa dönüştürülür. Direniyorsa yok edilir.

Klasik hümanizm, insanın akıl yoluyla ilerleyeceği ve rasyonel kararlar alacağı varsayımına dayanır. Oysa 20'nci yüzyıl savaşları, soykırımlar ve totaliter rejimler bu iyimserliği çökertmiştir. Çünkü insan aklı barbarlığı da üretebilir. Eğitimli toplumlar da vahşet yapabilir çünkü devletler ahlâkla değil çıkarlarına göre hareket eder.

Hümanizm, insan onurunu merkeze koyduğu için en ağır suçluya bile temel hak tanır. Hatta bazıları bunu "mağdurdan çok suçluyu korumak" olarak görür. Özellikle ölüm cezası, ağırlaştırılmış müebbet ve güvenlik politikaları tartışmalarında bu konu çok tartışılır.

Hümanizm eşitlik der ama dünyada güç eşitsizliği vardır. Güç, ideallerle değil çıkarla hareket eder.

Hümanizm devlet gücünü sınırlamak için en sağlam etik çerçeveyi sunar. Ama insan doğasının karanlık yönünü ve güç siyasetini hafife alırsa gerçeklikten kopar. Eğer hümanizm, güçle dengelenmezse pratikte işlemez. Güç, hukukla sınırlanmazsa zalimleşir. İkisi arasındaki denge bozulduğunda ise ortaya ya romantik bir idealizm çıkar ya da çıplak otoriterlik.

★★★

1935 ile 1976 arasında İsveç'te yaklaşık 62 bin kişi kısırlaştırıldı. Uygulamanın hukuki zemini 1934'te çıkarılan ve 1941'de genişletilen sterilizasyon yasalarıydı. Politika, dönemin soy ıslahı veya diğer bir deyişle insan soyunu iyileştirme politikalarına dayanıyordu. Amaç, devletin tanımına göre topluma yük oluşturabilecek özelliklerin nesiller arası aktarımını engellemekti.

Hedef gruplar arasında zihinsel engelli olarak sınıflandırılanlar, psikiyatrik hastalar, yoksullar, Romanlar, ahlaken zayıf ya da uyumsuz kabul edilen kişiler yer aldı. Kâğıt üzerinde bazı işlemler gönüllü gibi görünse de, çok sayıda vakada rıza baskı altında alındı.