Görünürde bir çuval çöp, içinde bir ömür "keşke" diyen hayatlar… Her biri başka bir sokağın köşesinde, başka bir takvim yaprağında takılı kalmış. Kimisi yarım kalan bir eğitimin, kimisi ertelenmiş bir evliliğin, kimisi hiç gelmeyen bir iş haberinin ağırlığını taşıyor.
Geride bıraktığımız sene, insanlara yoksulluğu değil; yoksunluğu öğretti. Paradan önce umudun tükendiği, güvenceden önce inancın çözüldüğü bir yıl oldu. Bu yüzden 2026'ya girerken yapıtımız şey bir planlama değil, bir vedalaşma idi aslında. Sessiz, gösterişsiz, alkışsız… Kimse belki bir bavul hazırlamadı ama herkes bir şeyleri geride bıraktı: umutlarını, cesaretini, "bir gün düzelir" diye sakladığı son iyi niyetini.
Farkında mısınız bilmiyorum ama 2026 ilk günlerinde artık kimse büyük cümleler kurmuyor. Herkes daha küçük hayallerle hayatta kalmaya çalışıyor. Çünkü insanlar yoksullaşmadan önce yalnızlaştı, yalnızlaşmadan önce de gelecekten vazgeçmeyi öğrendi. İşte tam da bu yüzden, sadece bir aşkın bitişi değil; yarına bakmaya cesaret edemediğimiz o anın, o vazgeçişin ifadesidir: 'Hoşça kal Leyla'..."ÇALIŞMIYORUZ, SADECE MECBURUZ"2025 yılı Türkiye için yalnızca takvim yapraklarının döküldüğü bir zaman dilimi değil; toplumsal hafızada derin kırılmaların ve yeni kabullenişlerin kristalleştiği bir dönem simgeliyor. Öyle ki, 2026'ya girmiş olsak bile elimiz hâlâ 2025'i yazıyor. Areda Survey'in Sosyometre raporu da bu duygular ekseninde toplumun "aslında ne hissettiğine" dair çarpıcı bir ayna tutuyor. 2025 yılının en ağır bilançosu, çalışma hayatındaki motivasyonun yerini "hasar sınırlama" refleksine bırakması oldu. Sosyometre verilerine göre, toplum artık bir "ilerleme" peşinde değil; elindekini koruma derdinde. Katılımcıların %28'i "başka çarem yok" diyerek işe giderken, %26,4'ü süreci "motivasyon değil mecburiyet" olarak tanımlıyor. Bu, klasik bir işsizlik sorunundan çok daha derin bir "sessiz yorgunluk" halidir."Hoşça kal Leyla"...
Çünkü artık o cüretkar hayalleri sığdırabileceğimiz bir evimiz, o tutkuyu besleyebileceğimiz bir yarınımız yok. Raporun satır aralarına gizlenen o "sessiz yorgunluk", aslında hepimizin ortak tükenişi. Gençliğin o delişmen cesareti, yerini "asla kovulmayacakları" ama ruhlarını da asla doyurmayacakları o durağan masaların soğuk güvenliğine bırakmış durumda. Risk almak, dünyayı değiştirmek ya da sadece hesapsızca yaşamak artık bir lüks; çünkü çoğumuz için sabah uyanıp işe gitmek bir tutku değil, sadece kredi kartı ekstresiyle boğuşan, hevesin evde bırakıldığı bir "mecburiyet" nöbeti. Cebimize giren o zamlı maaşlar, bir refahı ya da bir kutlamayı değil; sadece bir ay daha nefes alabilmeyi, o acı "dayanma ücretini" satın alabiliyor. "Ailem olmasa barınamazdım" diyen gençlerin mahcubiyetiyle sıkışıp kaldığımız bu arafta, Leyla'ya veda etmek bir tercih değil, bir zorunluluktu aslında.SINIRDA ŞAHİN, KÜRESELDE TARAFSIZTürk toplumunun 2026'da girerken dış dünyayı okuma biçimi, lirik bir "hayatta kalma içgüdüsü" olarak tanımlanabilir. Sınır güvenliği söz konusu olduğunda toplum oldukça "şahin" bir refleks sergiliyor; YPG'nin kafasını kaldırıp özerklik ilanı durumunda sokağın %72,3'ü askeri müdahale talep ederek devletin yumruğunu masaya vurmasını istiyor. Ancak aynı toplum, Rusya ile NATO arasında çıkabilecek olası bir küresel savaşta tam bir temkin abidesine dönüşüyor. Halkın %80,3'ü Türkiye'nin bu büyük kavgada kesinlikle tarafsız kalması gerektiğini söylüyor. Bu bir paradoks değil, gerçekçi bir strateji bir bakıma. Bölgesel tehditlere karşı müdahaleci, küresel devlerin kapışmasında ise korumacı bir reflekse sahip olan sokağın nabız, Türkiye'yi ateş çemberinden uzak tutmaya çalışıyor.
22