Bugün Türkiye'de hayat pahalılığı, sadece fiyatların artışı değil; aynı zamanda emeğin görünmezleşmesi, bakım yükünün tek taraflılaşması ve geleceğin ertelenmesi demek. Emekli maaşıyla ay sonunu getiremeyenler, asgari ücretle çalışıp yine de yoksulluk sınırının altında kalanlar, yağmura çıkarken şemsiyeyle korunanlar, ıslanmak hayatın gerçeği denilerek ıslanmaya bırakılanlar, çalışmak isteyen ama sistem dışında bırakılan milyonlar… 23 yıl önce olduğu gibi bugün de bu kesimlerin ortak talebi adalet ve kalkınma. Bugün Türkiye'de yaklaşık 7,38 milyon kadın, "ev işleri nedeniyle" işgücüne dahil olmadığını beyan ediyor. Bu kadınlar aslında işsiz değil. Çocuk bakıyorlar, yaşlı bakıyorlar, hasta bakıyorlar; yani toplumsal hayatın devamı için zorunlu olan işleri üstleniyorlar. Bir bakıma kamunun ve piyasanın üstlenmesi gereken bakım maliyetleri, sessizce kadınların omzuna yüklenmiş durumda. Bu nedenle "her ev kadınına bir asgari ücret" tartışması, basit bir maaş meselesi değil; bu ekonomide kimin emeğinin "iş", kimin emeğinin "zaten yapılması gereken" sayıldığına dair ironik ama öğretici bir yüzleşme.
GÖRÜNMEYEN EMEK, GÖRÜNEN İŞSİZLİKTEN DAHA BÜYÜKKadınların işgücü piyasasındaki konumuna bakıldığında tablo daha da netleşiyor. Resmî kadın işsizlik oranı %11,6. Ancak bu oran gerçeğin yalnızca dar bir kesitini yansıtıyor. Zamana bağlı eksik istihdam ve işsizlerin birlikte ele alındığı oran %22,3'e çıkıyor. İşsizlerle potansiyel işgücünün bütünleşik oranı %30,1. En çarpıcı veri ise burada: Atıl işgücü oranı %38,6. Yani her on kadından neredeyse dördü, çalışabilir durumda olmasına rağmen sistemin dışında. Bu görünmezlik sadece gelirle sınırlı kalmayıp hayatın tamamına yayılıyor. Yaşam Memnuniyeti Araştırması'na göre kadınların %35,9'u, yaşadığı çevrede gece yalnız yürürken kendini güvensiz hissediyor. Yoksulluk ve Yaşam Koşulları İstatistikleri ise kadınların %31,5'inin yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında olduğunu söylüyor. Yani her üç kadından biri, sadece düşük gelirli olmanın ötesine sistemin kenarına itilmiş durumda.
Kadın hem ücretsiz çalışıyor, hem güvencesiz yaşıyor, çoğu zaman da kayıt dışı, hem de "sosyal politika hedef kitlesi" olarak anılıyor. Kadın yoksul olduğunda bu bir ekonomik kriz sayılmıyor; ama evler ayakta kalmadığında herkes "toplumsal çözülmeden" söz ediyor. Bu koşullar altında düşen doğurganlık oranlarını "kültürel tercihlerle" açıklamak mümkün olmuyor. Çünkü kabul edelim etmeyelim sadece kadın için dahi çocuk sahibi olmak, giderek ekonomik bir risk haline gelmiş durumda. Bu nedenle doğurganlık düşüyor, bakım emeği görmezden geliniyor, görülse bile sembolik gülünç rakamlarla, piyasada karşılık bulmayan düzenlemelerle kağıt üzerinde ödüllendiriliyor.
NEYİ SÖYLÜYOR, NEYİ SÖYLEMİYOR"Her ev kadınına asgari ücret" önerisi bu noktada bir turnusol kâğıdı işlevi görüyor. 2026 yılı itibarıyla net asgari ücret 28.075,50 TL. Bu tutarın, ev işleri nedeniyle işgücüne katılamayan 7,38 milyon kadına ödenmesi halinde net yıllık maliyet yaklaşık 2,48 trilyon TL'yi buluyor. Bu rakam merkezi yönetim bütçesinin yaklaşık %15–20'sine, GSYH'nin ise %5–7'sine denk geliyor. Bu büyüklük, önerinin "yarın sabah uygulanacak" bir politika olmadığını açıkça gösteriyor.
Bugün 2,48 trilyon TL "fazla" bulunabilir. Ama aynı ekonomi:
* 7,38 milyon kadının ücretsiz çalışmasını normal,
* %38,6 atıl işgücünü olağan,
* %31,5 kadın yoksulluğunu istatistik,
* %35,9 güvensizlik hissini "algı"
sayabiliyor. Sorun paranın miktarı değil; bu emeğin bugüne kadar hiç sayılmamış olması. Bu nedenle çözüm, doğrudan ve eşit bir nakit dağıtımı değil; ev içi emeği ekonomik sisteme dahil eden hibrit bir sosyal refah ve üretim modeli olmak zorunda. Böyle bir model üç temel ilkeye dayanabilir.

28