Küresel ekonomi politik düzlemde son otuz yılda yaşanan dönüşüm, klasik askeri güç projeksiyonlarının yerini giderek daha fazla jeoekonomik araçlara bıraktığını gösteriyor. Günümüzde küresel rekabet, her ne kadar barut dumanı ve askeri yığınaklarla karşımıza çıkıyor olsa da aslında arka planda lojistik ağlar, tedarik zincirleri ve üretim kapasitesi üzerinden şekillenmeyi sürdürüyor. Sınırları zorlamadan, üretim ağlarının kılcal damarlarına meydan okurcasına sızan Çin modeli askeri hegemonya yerine doğrudan nüfuz mekanizmaları ile hayatımızın tam ortasında duruyor. Eskilerde rekabet avantajı üzerinden konumlanan Çin artık oyunun kurallarını belirleme kapasitesi üzerinden konumlanıyor.
EJDERHA NASIL İLERLİYORÇin'in yürüyüşü son derece planlı, sabırlı ve matematiksel bir stratejinin ürünü olarak bugün içtiğimiz çayın bardağında, oynadığımız misketin yuvarlağında, çektiğimiz besmelenin tesbihinde vücut buluyor. Önce rekabeti sonra tekeli hedefleyen Çinli şirketler bu hedef uğrunda ucuz kredi alıyor, devlet sübvansiyonu kullanıyor ve gerektiğinde zararına satış yapabiliyor. Hatırlayalım, ilk aşamada ucuzluk sessizce kapıdan girdi. Bir gün markette, pazarda ya da internet alışverişinde aynı ürünün daha ucuzunu gördük. "Niye daha pahalıyı alayım ki" dedik. Bu bizim için aslında son derece rasyonel bir tercihti. Zamanla bu tercih yaygınlaştı. Her şey önce 1 lira sonra 10 lira sonra 100 lira oldu gitti. Mahalledeki küçük üretici müşteri kaybetmeye başladı, üretmek yerine ithal ederek tedarik etmek daha keyifli hale geldi, yerli ürünlerimizi zamanla raflarda daha az görür hale geldik. Savunma sanayimiz için hayati öneme sahip (!) oyuncaklarımızı, plastiklerimizi ithal ederek büyük bir "bağımsızlık" hamlesi yaptık yetmedi üstüne de yerli üreticiye "eller havaya" dedirtip birer birer kepenk kapattırdık. Ve geldiğimiz noktada dün indirim diye gördüğümüz şey, bugün bir bağımlılık ilişkisine dönüştü. Dün tercih ettiğimiz ucuzluk, bugün zorunlu hale geldi. Başlarda ucuzlukla alıştığımız, sonralarda alternatifsizliğe bağlandığımız saplantılı bir aşk hikayesine dönüştü.BİZ NE YAPIYORUZBaştan söyleyelim, hiçbir şey yapmıyoruz. Dünya yanarken aşağı faiz yukarı faiz (aşağı derken yanlış anlaşılmasın, adamı döverler), sağa carry, sola trade savrulup duruyoruz. Üretim mi Çok şakacısınız…Dünya tatlısı ekonomi programımız ile şirketlerimizi nefessiz bırakmışken pastamızın çileği de Hürmüz Boğazının derin sularından gelmiş oldu. Küresel gerilimlerin arttığı, ABD-İran savaşının çıkardığı kriz ve belirsizlik ortamında dahi refleksimizin değişmediğine şahitlik ediyoruz. Üretimin ruhuna Fatiha okumaya adeta ant içtiğimiz bu dönemde, "faizi nasıl artırırız, kapasiteyi nasıl daraltırız, yerli üreticiyi nasıl daha da zorlarız" sorularına odaklanmış durumdayız. Ve tabii ki bu gayretli (!) yaklaşımın doğal sonucu olarak, başta Çinli firmalar olmak üzere yabancı üreticilerin ekmeğine yağ sürmeyi de ihmal etmiyoruz.
Asıl meselemiz olan üretim refleksinin kaybı olduğu gerçeğini göz ardı ettiğimiz sürece üretim fay hatlarımızdaki kırılma devam edecek. Teknoloji açığı olarak gösterilen artçı sarsıntılar aslında büyük depremin habercisi olarak dip dalga olarak büyüyecek. Plastik kova denip küçümsenen üretememe refleksi de bu haberin en dramatik örneği olarak beş litrelik haliyle bir çeşme başında vakur duruşuyla sergileniyor. Bugün Türkiye'nin tesbihini, Rusya'nın matruşkasını, Afrika'nın sembollerini Çin üretip dünyaya satıyorsa, biz de gönül rahatlığıyla anlam üretmeye devam edebiliriz. Nasıl olsa o anlamları paketleyip, etiketleyip, barkodlayıp bize geri satan birileri var.
19