Bi'şey yapmalı

Türkiye siyasetinin uzun süredir içine düştüğü tabloyu alternatifsizlik olarak nitelendirmek yüzyılın icadı olmayacaktır, ancak öyle bir yerdeyiz ki yaprak döker bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe. Karşımızdaki mesele basit bir "muhalefet zayıflığı" ya da "iktidar yorgunluğu" değil; daha derin, daha yapısal bir siyasal kilitlenme hâli. Metropoll Araştırma'nın Türkiye'nin Nabzı- Ocak 2026 verileri, bu kilitlenmeyi istatistiklerin soğuk diliyle ama son derece net biçimde ortaya koyuyor. Toplumun bir yanda mevcut düzenin sürdürülemez olduğu konusunda neredeyse mutabakata vardığı, diğer yanda ise bu düzenin yerine geçecek bir aktöre güvenmekten bilinçli biçimde imtina ettiği bir tabloyla karşı karşıyayız. Bu, basit bir kararsızlık değil; kararlı bir güvensizlik hâli aslında.

Ocak 2026 itibarıyla toplumun %67,1'i refah artışının ancak bir iktidar değişikliğiyle mümkün olacağına inanıyor. Bu oran, bir yıl öncesine göre artmış durumda ve değişim talebinin artık soyut bir siyasal arzu değil, gündelik hayatın baskısıyla oluşmuş bir zorunluluk hissine dönüştüğünü gösteriyor. Daha da dikkat çekici olan ise bu talebin sadece muhalefet seçmeniyle sınırlı kalmaması. AK Parti ve MHP seçmeninin yaklaşık %40'ının "değişim şart" demesi, iktidar blokunun kendi tabanında dahi ciddi bir çözülmeye işaret ediyor. Özellikle AK Parti seçmeninde bir yılda yaşanan 6,5 puanlık sıçrama, sabrın yerini yorgunluğa bıraktığını gösteren güçlü bir sinyal. Bu güvensizlik ikliminin asıl mayalandığı yer ise siyasetin soyut tartışmaları değil, ekonomi yönetiminin somut performansı. Seçmen mevcut ekonomi yönetimine güvenmiyor, ancak bu güvensizliği telafi edecek yeni bir ekonomi kadrosu ve programı da net biçimde göremiyor. Mevcut tablo, "yanlış bir direksiyon başında gidiyoruz" hissi yaratırken; muhalefet, "doğru direksiyonu kimin tutacağı" sorusuna ikna edici bir cevap üretemiyor. Sonuçta toplum, frene basmak istiyor ama aracı kimin süreceğinden emin olamadığı için kemerini sıkıp beklemeyi tercih ediyor.

GÜVEN DUVARI

Aynı seçmen kitlesine "Muhalefet Türkiye'yi yönetmeye hazır mı" sorusu yöneltildiğinde tablo tersine dönüyor. Toplumun %60,8'i bu soruya net biçimde "hayır" cevabını veriyor. "Evet" diyenler %37,4'te kalıyor; kararsızlık ise neredeyse yok. Yani seçmen şunu söylüyor:

"Bu iktidarla olmuyor ama yerine koyacak bir şey de göremiyorum."

İşte Türkiye siyasetinin bugünkü kilidi tam olarak burada duruyor. Değişim isteği ile güven duygusu arasındaki mesafe artık bir uçurum değil, neredeyse bir kanyon. Seçmen değişim istiyor ama bu değişimin kontrolsüz, belirsiz ve riskli olmasından korkuyor. Bu noktada seçmen davranışı irrasyonel değil; aksine son derece rasyonel. Çünkü önünde iki seçenek var:

* Bilinen acı: Enflasyon, geçim sıkıntısı, gelir erimesi,

* Bilinmeyen risk: Yönetme kapasitesine güvenilmeyen bir alternatif.

Veriler, seçmenin acıdan şikâyet ettiğini ama riski daha tehlikeli bulduğunu gösteriyor. Bu nedenle sandığın, bir tercih alanı olmaktan çıkıp bir bekleme odasına dönüşme potansiyelini giderek artırıyor.

SİYASAL ARAF VE HAYALET STRATEJİSİ

Bu tabloyu en iyi anlatan kavramlardan biri "siyasal araf". Seçmen ne mevcut iktidarın refah getireceğine inanıyor ne de muhalefetin bu ekonomik enkazı kaldırabileceğine. Haliyle iki ucu keskin bir çaresizlik hâli söz konusu. Bu ortamda iktidarın en güçlü kampanya argümanı artık kendi başarıları değil; muhalefetin yönetemeyeceği fikri üzerine kurulu devasa bir hayalet. Dolayısıyla iktidarın siyasi ömrü performansıyla değil, alternatifsizlik hissiyle uzuyor.