Bihter'den Dilber'e: Şiddetin sınıfsız hikâyesi

Türkiye'de televizyon dizileri sadece bir eğlence sektörü değil; milyonlarca insanın her akşam aynı travma etrafında kenetlendiği devasa bir toplumsal terapi seansıdır. İnsanlar ekran karşısına geçip sadece karakterleri izlemezler; kendi imkânsız arzularını, bastırılmış öfkelerini ve komşuda olunca izlemesi keyifli olan felaketleri seyrederler.

BAREM Araştırma'nın 2014–2024 yılları arasında yayınlanan 94 televizyon dizisini inceleyen çalışması, Türkiye'de ekran hikâyelerinin nasıl bir dramatik iklim içinde şekillendiğini çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. Araştırmanın ilk ve en çarpıcı bulgusu psikolojik şiddetin neredeyse evrensel hale gelmiş olmasıdır. İncelenen dizilerin yüzde 97'sinde psikolojik şiddet unsurları bulunuyor. Bu oran, ekranlarda gördüğümüz ilişkilerin büyük bölümünün sevgi, empati veya diyalog üzerinden değil; baskı, manipülasyon ve duygusal kontrol üzerinden kurulduğunu gösteriyor. İkinci bulgu ise şiddetin cinsiyet boyutunu ortaya koyuyor. Araştırmaya göre dizilerin yüzde 86'sında kadına yönelik şiddet yer alıyor. Bu veri, kadına yönelik şiddetin yalnızca bir yan tema değil, çoğu zaman hikâyenin ana motorlarından biri olduğunu gösteriyor. Senaryo ilerlemek istediğinde, dramatik gerilimi yükseltmek için sıklıkla güç mücadelesi ve kadın karakter üzerinden kurulan çatışma düğmesine basılıyor. Araştırmanın üçüncü bulgusu ise şiddetin nasıl meşrulaştırıldığına işaret ediyor. Vakaların yaklaşık yüzde 25'inde şiddete "haklı" bir gerekçe sunuluyor. Kıskançlık, ihanet ya da aile onuru gibi dramatik gerekçelerle şiddet bazen adeta bir tepki hakkı gibi sunulabiliyor. Bu da izleyici zihninde oldukça tehlikeli bir algı yaratabiliyor. Araştırma, olayların yüzde 74'ünde şiddetin sonucunun belirsiz bırakıldığını gösteriyor. Yani bir karakter şiddet uygular, sahne biter, hikâye ilerler ve konu çoğu zaman kapanır.


KARAKTERLERİN GÜCÜ ADINA

Türk dizilerinin dramatik evrenine biraz dikkatle bakıldığında ilginç bir durum ortaya çıkıyor. Karakterler farklı hayatlar yaşıyor, farklı evlerde oturuyor, farklı sınıflara ait görünüyorlar; ama hikâyenin kritik anlarında neredeyse aynı kaderin içinde buluşabiliyorlar. Neden Çünkü televizyon dramaturjisinde sınıflar değişse bile şiddetin dili çoğu zaman aynı kalıyor

Bihter, Dilber, Nursema…bu karakterlerin yaşadığı dünyalar birbirinden çok farklı görünür. Bihter bir yalıda yaşar, Dilber hayatın en sert köşelerinde ayakta kalmaya çalışır, Nursema geleneksel otoritenin içinde sıkışır. Fakat dramatik kaderlerine bakıldığında aralarındaki mesafe şaşırtıcı biçimde azalır. Bu yüzden Bihter'in trajedisi ile Dilber'in morlukları aslında aynı hikâyenin farklı tonlarıdır. Biri lüksün içinde yaşanan psikolojik baskıyı temsil eder, diğeri yoksulluğun içinde görünen fiziksel şiddeti. Nursema'nın camdan düşen bedeni ile Bahar'ın görünmez emeği de aynı yapının iki ayrı yüzüdür. Burada sınıfsal açıdan dikkat çekici bir ironi ortaya çıkıyor. Dizilerde sınıflar çok net çizilir: zenginler, yoksullar, muhafazakâr aileler, modern hayatlar… Ama şiddet söz konusu olduğunda bu sınıfsal ayrımların sınırı bulanıklaşır. Çünkü dramatik yapı çoğu zaman farklı sınıflarda yaşayan kadınların benzer baskı biçimleriyle karşılaşmasını tekrar eder.


TOPLUMSAL PARADOKS

Medya yalnızca hayatı yansıtmaz; aynı zamanda davranışların sınırını ve tonunu da belirler. Televizyon dizilerinde şiddet sahneleri belirli bir estetikle tekrar tekrar sunulduğunda, izleyici için bu görüntüler zamanla sıradanlaşır. Slow-motion çekimler, dramatik müzikler ve yoğun duygusal sahneler şiddeti yalnızca bir olay değil, izlenebilir bir dramatik ürün haline getirir. Böylece şiddet hikâyenin istisnai bir anı olmaktan çıkar; senaryonun alışılmış bir durağına dönüşür. Bu süreç yalnızca psikolojik değil, aynı zamanda ekonomik bir mekanizmanın parçasıdır. Televizyon sektöründe temel gelir kaynağı reklamdır; reklam ise reytinge bağlıdır. Reytingi yükselten şey de izleyicinin ekranda kalmasını sağlayan güçlü dramatik sahnelerdir. Şiddet bu açıdan televizyon ekonomisinin en hızlı çalışan araçlarından biridir. Gerilimi yükseltir, merakı artırır ve izleyiciyi bir sonraki sahneyi beklemeye zorlar. İlginç olan ise burada ortaya çıkan toplumsal paradoks. Araştırma izleyicilerin yaklaşık %92'sinin ekrandaki şiddet sahnelerinden rahatsız olduğunu söylediğini gösteriyor. Yani teoride toplum bu içerikleri onaylamıyor. Fakat pratikte aynı diziler her akşam reyting listelerinin zirvesine çıkabiliyor.