Ah Abdullah kardeşim ah (2)

Gazetenin hizmetinde, nerede, ne vazife verilirse yaptın. En son, umumî neşriyat müdürü vazifesi tevdî edildi, onu yapmaya çalıştın.

Sen arzu etmedin ama vazife verildi. "İstenmez, belki verilir" düsturuyla o işi de çok güzel götürdün. Herkese açıktın, herkesin derdine derman olmaya çalışıyordun, kızmıyordun, sakindin. Maalesef, sana haksız yere sataşanlar da vardı. Bazen canın sıkılır, benimle paylaşırdın. En çok dertdaşlarından biri de bendim. Üzüldüğün zaman diyordum;" Abdullah, takma! Bak kalb ameliyatı da oldun. Strese gelme, kendine edersin!"

İşi ve hizmeti çok seviyordun. İki sene evvel Almanya'daki "Üstadı yâd etme" programına, bir kaç arkadaş beraber uçak bileti aldık, gidecektik. Ama sen "işler kalır" diye, bir de rahatsız olan babana ve hanımına bakmandan dolayı gelememiştin, biletini iptal etmiştik. Bu sene yaz mevsiminde, İngiltere'deki kardeşlerimizin vâkî daveti üzerine oraya gitmeyi kararlaştırmıştık. İki de bir hatırlatıyordum; "Abdullah, bak vize müracaatını yap!" diye. "Tamam abi inşaallah!" diyordun. Ama kısmet olmadı işte...

Doğru dürüst dinlenmez, kendini, mütemadiyen hizmetine verirdin. ok çalışıp, çok yorulup, az dinleniyordun.

15 Mayıs 2026 akşamı, saat 18.46'da bana okumam için bir yazı yollamıştın. Ben de işlerimi yapıp cevap verecektim ama bir saat kadar sonra vefat haberin geldi. ok müteessir oldum, şok oldum, başıma ağrı girdi. Eve geldim, hanım o gözü yaşlı hâlimi görünce, hasta olan abime bir şey oldu sanmış. Yani o kadar ki, bir akrabamın vefatı kadar üzüldüm.

O gece rüyamda ne gördüm biliyor musun Abdullah

Senin yanına geliyormuşuz. "Beni götürmeden önce, Kâbe'ye şöyle yukarıdan bir bakayım" diyorsun. Ben de Kâbe'ye gidip, vazifelilere bunu söyleyeyim derken, baktım iki kişi Türkçe konuşuyor meramımı anlatacağım diye seviniyorum.