Ah Abdullah kardeşim ah! -1

Ah Abdullah kardeşim ah! Ne yaptın öyle ya Böyle aniden, haber vermeden gidilir mi

İşte takdir-i İlâhî, ne yaparsın, emir büyük yerden olunca, elimiz bağlanıp, dilimiz konuşamıyor, kalem oynayıp yazamıyor.

Sen de iyi bilirdin ki, "dua, fatiha ve hatırlanmaya sebeb olması" babında, hukukumuz olan vefat edenlerin peşinden, hatıralar birden canlanıp, bîiznillâh, hafızamızın da kuvvetli olmasıyla, bazen, on beş dakikada makale yazıp yolluyordum. Sen de diyordun ki "Abi, bu ne hız böyle maşaallah!" Ve bir seferinde de, benim ciğerimi dağlayan bir söz etmiştin. "Abi, ben ölünce, bana da yazarsın değil mi" Ve ben bu sözüne çok üzülmüştüm. "Abdullah, hayır konuş kardeş, Allah gecinden versin. Sen benden küçüksün, hem kimin önce öleceğini Allah bilir! Artık, sen mi bana, ben mi sana yazarım bilmem" demiştim. Evet, ben sana yazıyorum işte.

Sana bir şey diyeyim mi; şok vefat haberini alınca "yazayım" dedim; ama inan ki hüznümden dolayı, elim değmedi, kalem yazmadı, nutkum tutuldu. Ancak üç gün sonra yazmaya çalışıyorum.

Sen ne mübarek bir kardeştin öyle ya! Seneler evvel seninle ilk defa gazetede tanıştığım günü hatırlıyorum da, nasıl içim ısınmıştı sana. Beyefendi, nâif, nâzik, kimseyi kırmamaya, incitmemeye çalışan bir yapın vardı. Zaman zaman haberleşirdik, hâlleşirdik. Cemaatî faaliyetlerimizde bir araya gelir, görüşürdük. Rahmetli Halil Uslu'nun cenaze merasiminden, Konya'dan hızlı trenle beraber gelmiştik. Kızımın nikâh merasimi için, tâ İstanbul'dan, ailece kalkıp gelmiştiniz.

İki sene önce orum Kargı Yaylası programında beraber olmuştuk. Sen, bizden erken kalkıp, memleketin olan Tosya'da bulunan babana bakmak için gitmiştin. Bir saat sonra biz de, bir kaç arkadaş, Tosya üzerinden Ankara'ya giderken, telefonla selâm vereyim dedim. "Aman abi filân yerde bekleyin geliyorum" dedin ve bize yemek ziyafeti vermiştin.