Üsküdar'da empati kurmak

Osman Sert
Bugün
20

Empati, en yalın anlamıyla, başka bir insanın duygu ve düşüncelerini onun bakış açısından kavrayabilme kapasitesidir. Ancak empati, "karşıdakinin hissettiğinin aynısını hissetmek" ya da ona hak vermek demek değildir. Esas olarak, ötekinin dünyasına geçici olarak girebilmek ama onunla kendi benliğimiz arasındaki sınırı korumaktır.

Bir tarafta kelime çok modern. Eski kullanımları olsa da psikoloji biliminde geçmişi en fazla 20. Yüzyıl başına kadar gidiyor. İnsanoğlunun bu kadar etkileşim haline gelmesi de coğrafi keşifler ve endüstri devrimi sonrasına tekabül ettiği için bu tarz bir kavrama duyulan ihtiyaç da anlaşılan ancak ortaya çıkmış.

Toplumsal barışın, aile içindeki huzurun, okul içinde öğrenmenin ve öğretmenin, hastanede tedavi süreçlerinin, uluslararası ilişkilerde jeopolitik kurguların ve isabetli öngörülerin, siyasal rekabette seçmenin beklentilerini anlamanın ve diğer partilerin tutumunu analiz etmenin hasılı toplumsal varoluşun en önemli yapı taşlarından biri demek yanlış mı bilmiyorum.

O kadar büyük mevzulara bakmayı geçelim restoranda yemek yerken karşıdaki servis görevlisiyle empati kurmadan sağlıklı bir diyalog kurmak bile zor. Memlekette günümüzde trafikten sıradan etkileşimlere kadar toplumsal çuvallamanın temelinde bu yeteneği büyük oranda kaybetmek yatıyor belki de.

Üsküdar'da olan bitenle ne ilgisi var bu kadar laf kalabalığının denilebilir. Nereden baktığınıza göre değişir. Mesela belediye başkan seçimi bittikten ve AK Parti sandıkta alamadığı belediyeyi türlü numaralarla kazandıktan sonra oturduğu yerde gözyaşlarına boğulan genç kadın meclis üyesiyle empati yapmak hiç zor değil. Oturduğu yerdeki çaresizliği, yüzüne yansıyan tükenmişliği ne hissettiğini o kadar net ortaya koyuyor ki izlediğiniz videonun sesini kıssanız da o duyguyu anlamak sadece birkaç saniye alıyor.

Empati tek taraflı olmamalı. Her kesimi anlamak önemli ama o kadar kolay değil. Başkan seçiminden sonra protestolar altında binaya girip "Üsküdar kazandı" diyerek kamera karşısına geçen iktidar partisi mensuplarının fotoğraflarına ne kadar uzun bakarsanız bakın ilkinde yakaladığınız duygu geçişini yakalayamayabilirsiniz. Yüzlerde hak edilmiş bir zaferin gözlerden taşan coşkusu yok. Ya da meşru yollarla büyük mücadelelerden sonra elde edilmiş bir kazanımın getirdiği haklı gurur ya da özgüvenin izleri de görünmüyor. Hani neredeyse "bir şekilde bitsin de işimize bakalım" ifadesi. Herkesi anlama çabası tıkanıyor. Belki de empati için yani "başkasının iç dünyasına nüfuz edebilmek" için oradaki amaçlara, hesaplara, inanmışlığa ya da "dava şuuruna" aşina olmak gerek. Bu olmayınca eldeki basit insani içgüdülerle varabileceğiniz yer sınırlı. Belki de saf ve anlamsız bir çaba.

Tam burada başka bir kelime imdada yetişiyor. Yabancılaşma. Herhalde bu işe yarar gibi geliyor.

Yabancılaşma, en genel anlamıyla, "insanın normalde kendisine ait veya kendisiyle anlamlı bir ilişki içinde olması gereken bir şeye uzak, güçsüz ya da yabancı hale gelmesi"