ABU DABİ
Farklı ülkelerdeki düşünce kuruluşlarının yıllık büyük konferanslarında yepyeni şeyler duymak pek kolay değildir. Genelde katılımcıların son yazılarını okusanız zaten ulaşabileceğiniz görüşlerinin çoklu ortamlarda tekrarını dinleyebilirsiniz.
Bunun elbette istisnaları var. Münih Güvenlik Konferansı gibi toplantılar küresel siyasetin nereye evrileceğinin işaretini verir. 2007'te Rusya Devlet Başkanı Putin Münih'teki konuşmasında ülkesinin Soğuk Savaş sonrasındaki düzenden rahatsızlığını net bir şekilde ortaya koymuştu.
Gerçi Putin, o konuşmada dile getirdiği çok taraflılık vurgusunu, tek taraflı eylemlerden kaçınma çağrısını Gürcistan'dan başlayarak kendi elleri ile toprağa gömdü. Söylediklerine uymaması ayrı mesele ama mevcut düzenden rahatsızlığını ilk kez orada net bir şekilde göstermişti.
Diğer istisna ise bu toplantıların çok kritik uluslararası gelişmelerin, jeopolitik kırılmaların hemen sonrasında gerçekleşmesi. Bu tür zaman dilimlerinde yeni gelişmeye herkes ilk tepkisini buralarda verir ya da karşılıklı bir fikir alışverişi yaşanır.
Birleşik Arap Emirlikleri (BAE)'nin başkenti Abu Dabi'de Emirates Policy Center'ın yıllık toplantısı böyle bir ortamda gerçekleşti. İki günlük konferanstaki duygu karışımını kibir, umutsuzluk, öfke, yönsüzlük ve arayış olarak özetlemek mümkün.
Bu tanımların hepsi tüm konuşmaları tanımlamıyor elbette. Ama her ülkeye ya da bölgeye has bir duygu durumundan bahsetmek mümkün.
Çinli konuşmacıların büyük çoğunluğunda saklanamaz bir kibir kendisini dışa vuruyordu. Hemen hemen tüm cümleler; Çin'in ekonomik büyüklüğü, küresel değilse de Çin Denizi'nde ve çevresinde sorgulanamaz kontrol hakkı, diğer aktörlerin dağınıklık nedeniyle karar alma yetersizliklerinin yüze vurulması ve Sincan'da yaşananları yok sayıp Filistin üzerinden Batı'nın Müslümanlara zulüm etmekle suçlanması üzerinden kurgulanmıştı.
Çinlilere karşı ABD'li konuşmacıların güçlü çıkışlar yapabildiğini söylemek zor. Biraz da Trump'un seçilmesinin getirdiği belirsizlik ile küresel dengeyi sağlaması beklenen Amerikalı elitlerin sözlerindeki bilinmezlikler ve "her şey de olabilir, hiçbir şey de olmayabilir" uçlarında salınan açıklama çabaları dünyanın en büyük siyasi ve askeri aktörünün içine düştüğü yönsüzlüğün açık bir dışa vurumuydu. Elbette Trump yönetimine yakın isimler çok daha net çıkışlar ortaya koyabilirdi ama onlar muhtemelen Washington'da yeni görevlerin peşindedir.
Çin'e karşı ses yükselten ana aktör olarak Hindistan'ı sayabiliriz. İki ülke arasındaki gerilim Çinli konuşmacıların "Hindistan ekonomisini büyütmeyin bizim yüzde yirmimiz kadar" sözlerine çıkışıp "Amerika da sizden büyük ne yapacağız şimdi!" cevabını veren Hindistanlı katılımcıların sert sözlerine kadar yansıdı.
Umutsuzluk ise küresel olarak özellikle İslam dünyasında kanayan yaraların merkezinde olduğu oturumların ana hissiyatı idi. Filistin'de İsrail'in hız kesmeden süren katliamı ve bunun durdurulamazlığına olan inanç Trump'ın seçilmesi ile daha da yerleşmiş durumda.
Filistinli aktörlerin Hamas sonrasına dair ya da yeni bir Filistinli siyasi oluşuma ilişkin zihinlerinde net bir fotoğraf yok. Bu kadar ağır bir travma altında onlardan bir çıkış beklemek de hem haksızlık hem de gerçekçi değil.
Donmuş krizler başlığında konuşulan ülkelerin büyük çoğunluğu İslam coğrafyasında. Sudan, Yemen, Libya ve elbette Suriye. Bu başlıkların neredeyse hiçbirinde geleceğe dair iyimser bir çerçeve çizilemedi. Konuşulanlar Suriye'de çözümsüzlüğün derinleşmesi, Sudan'da askeri bir çözümün imkansızlığı, iki tarafın da birbirini alt etmesinin zorluğu, eğer ülke bölünmeye giderse bunun iki parça ile sınırlı kalmayacağı gibi daha da kötümser senaryolardı.

110