Anayasayı tartışamama özgürlüğü

Anayasa bir ülkenin kurucu metni. Sadece kelimenin etimolojik kökeni bile düzenlemenin ne kadar hayati ve vazgeçilmez olduğunu anlatmaya yetiyor.

Batı ülkelerinde daha çok tercih edilen constitution, costituzione, constitucion kelimelerinin kökeninde kurmak, kuruluş anlamı yatıyor.

Kanun-u Esasî Osmanlı'nın temel yasası idi ve diğer düzenlemelerin ondan neşet etmesi gerekiyordu.

Türkçe'de 'ana' kelimesi o kadar kurucu ve temel bir yerde duruyor ki üzerinde yaşadığımız toprağın adı bile onunla başlıyor.

Bu kadar merkezi bir yerde duran anayasanın her şeyden önce kendi içerisinde ve geçerli olduğu toplumun gerçekleri ile tutarlı bir iç bütünlüğe sahip olması gerekiyor.

Cumhuriyet'in kuruluşundan beri askeri ya da sivil darbelerin, toplum mühendisliği çabalarının şekillendirdiği yeniden yazımlar Türkiye'nin anayasasını şekillendirdi.

Çoğulcu siyasal süreçlerin Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemindeki çalkantılar ve savaşlarla akamete uğraması, daha doğrusu olgunlaşamaması ve Cumhuriyet'in kuruluşundaki tek merkezli yukarıdan aşağıya modernleşme ile bizim Anayasa hikayemiz aşırı merkezi ve endoktrinasyon odaklı.

Toplumların hele de bizim coğrafyamızda modernleşmesi ve dönüşümü hep merkezi dinamiklerle şekillendiği için bunu büyütmeyebiliriz. Ancak bir türlü oturmayan ve aslında bir gelenek de oluşturamayan Anayasa pratiği günün sonunda en önemli unsurlarından birini, kurucu ruhunu kaybetmiş durumda.

12 Eylül sonrası askerlerin yaptığı darbe anayasası; Özal ile gelen neo-liberal müdahaleler, siyasi yasakların kalkması, Avrupa Birliği reformları ile demokratikleşme yönünde gelen büyük reformlar, mecburiyetlerin ve siyasi pazarlıkların getirdiği değişiklikler ve 15 Temmuz ile yapısal olarak da yaşanan kapsamlı depremlerle Anayasa artık bütüncül bir ruha, kapsayıcı bir temsil yeteneğine ve en önemlisi de Türkiye'nin ihtiyaçlarına karşılık gelen pratik çözümlere sahip değil.

Mevcut Anayasa'nın iktidar marifetiyle pratikte anlamsızlaştırılmış olması ne bu eksiklerin görmezden gelinmesini meşrulaştırıyor ne de nihayetinde ülkenin ana yönetim ekseninin Anayasa çevresinde şekillendiği gerçeğini değiştiriyor.

Bu kadar yapısal ve sahici anayasal krizlerle karşı karşıya iken, her siyasetçi ya da akademisyen farklı boyutlarda ciddi anayasal değişiklik ihtiyacını dile getirirken konu yine Anayasa'nın ilk dört maddesine geldi.

Öncelikle toplumun gündeminde ilk dört maddenin içeriğine ya da önceliğine dair bir tartışma yokken konunun bu kadar büyümesi, farklı kesimlerin siyasal pozisyonlarını tahkim

etmelerinin ötesinde bir anlam taşımıyor. Kaldı ki Türkiye kurucu metne rengini veren birçok maddeyi hukuken değiştirmeyi bir kenara bırakın bile sağlıklı şekilde tartışabilecek demokratik olgunluğa da uzak.

Yasalar yazıldıkları dönemden bağımsız olarak toplumun içinde bulunduğu siyasi ve psikolojik sürece göre yeni yorumlara açık olabilir. Ancak Anayasa Mahkemesi'nin konumu gibi yoruma açık olmayacak başlıklarda bile gerilim yaşayan bir ülkede ilk dört madde gibi konulara geçebilecek ortamı beklemek mümkün değil.