Şimdiye kadar kelam geleneği hakkında kaleme aldığım dört yazıda genel olarak bu geleneğin ayrıcı hususiyetlerini belirtmeye çalıştım. Her ne kadar ayrıntıda mezhepler çok farklılaşsa da temel hususiyetlerde ortak oldukları söylenebilir. Bu sebeple ortaklıktan farklılığa doğru ilerleyen bir skalada hem genel olarak kelam geleneğinin hem de her bir mezhebin güç ve zaafına dair değerlendirme yapmak mümkündür.
Kelamın gücü, bütünü açıklama teşebbüsünde temerküz eder. Kelamın bütün alt konularını içeren herhangi bir kelam kitabının sadece içindekiler sayfasına bile baktığınızda dikkatinizi çekeceği üzere kelamcılar Hicrî ikinci yüzyıl gibi çok erken bir dönemde var oluşun ulaşılabilir bütün alanlarına dair teorik bir araştırma izleği oluşturmuşlardır. İlerleyen yüzyıllarda bu izlek geliştirilerek devam ettirilmiştir. Kelam kitapları bilgi ve yöntem bahisleriyle başlar. İki kelimede özetlediğimiz bu kısım son derece ayrıntılı olabilmektedir. Ardından "umur-ı âmme" başlığı altında var olanların ortak durumlarının incelemesini yaparlar (ontoloji). Kelamcılar ontoloji araştırmasını başından beri nazarî iddialarının kalbi olarak görmüş ve epeyce ayrıntılı tartışmalar yapmıştır. Hatta Gazzâlî sonrası dönede herhangi bir kelamcının ontoloji bahislerini ele aldığı kısım kitabın yaklaşık üçte birini oluşturur. Sonra doğa incelemesine geçerek nesnelerin temel yapı taşlarını yani atomları, bir cismin atomlardan nasıl kurulduğunu, cisim olmanın ne anlama geldiğini, cismin hallerinin neler olduğunu, hallerin kuşatılmaya elverişli olmadığını, her bir halin nasıl meydana geldiğini ve farklı türleri olup olmasını vs. incelerler. Tabiata dair bir araştırma o kadar ayrıntılıdır ki herhangi bir kelam eserinin üçte birinden fazlasını oluşturur. Bu araştırmalardan sonra kelamın kendisine özgü bahislerine geçilerek Allah'ın zâtı ve sıfatları (ilahiyât), peygamberlik (nübüvvât), âhiret (meâd), şerî isimler (iman, küfr, fısk vs.) ve nihayet imâmet başlıkları altında kitap tamamlanır. Bu kısmı kendi bütünlüğü içinde değerlendirecek olursak bütün unsurlarını içeren mütekâmil bir kelam kitabının üç birine yakınlık kısmını oluşturur. Mütekâmil kelam metni ifadesini kasd-ı mahsusla kullanıyorum zira bazı kelam metinleri sadece ilahiyât ve sonraki bahislerden oluşabilir. Bunun sebebi, bilgi ve yöntem teorileri, ontoloji tartışmaları ve doğa araştırmalarının tamamının kelamın bilhassa ilahiyât, nübüvvât ve meâd bahislerindeki araştırmalar için bir hazırlıktan ibaret olmasıdır.
Bu içeriğiyle kelam ilmi, bilgimize konu olan mevcutların tamamına dair bir araştırma olarak tasarlanmıştır ve nazarî felsefenin tam mukabilinde yer alır. Nazarî felsefenin mantık kısmına, bilgi ve yöntem bahisleri; fizik bilimleri kısmına cevher ve arazların özelliklerinin incelendiği bahisler; metafizik kısmına ise ilahiyat ve sonraki bahisler tekabül eder. Nazarî felsefenin matematik bilimler kısmına karşılık kelamda bir bölüm yer almaz lakin matematik zaten İslam dönemi felsefesinde önemli ölçüde müstakil bir alan düşünülmüştür. Kelamın disiplinler arası ilişki bakımından nazarî felsefeden esaslı bir farkı vardır. Nazarî felsefe bünyesinde bulunan fizik ve matematik müstakil disiplinler kümesidir. Fizik kapsamına mineraloji, botanik, zooloji, psikoloji gibi pek çok disiplin girer. Yine matematik kapsamına aritmetik, geometri, optik, musiki ve soyut astronomi gibi disiplinler girer. Daha da önemlisi, bu bilimlerden her birinin müstakil uzmanlar grubu vardır. Oysa kelamcılar, felsefede sadece ana disiplinleri itibariyle en az yirmi iki uzmanlık barındıran bir alanı sadece tek bir bilimde inceler. Filozof, alt bilimlerin verilerini metafizikte birleştirip varlık hakkındaki araştırmalarını tamama erdirdiğinden metafizik diğer tüm bilimlere nispeti bulunan külli bilim iken kelamda böyle bir imkân yoktur. Kelam şerî bir disiplin olduğundan kendisini tefsir, hadis, fıkıh ve tasavvuf gibi şerî bilimlerin tümeli kabul eder. Halbuki bu bilimlerin kelamın yukarıda sayılan kısımlarındaki araştırmalara neredeyse hiçbir katkısı yoktur. Diğer şerî bilimler, en azından kelamcının iddiası dikkate alındığında, kapsam ve önem bakımından kelamdan sonra gelebilirler ama hakikatte felsefedekine benzer şekilde tümel-tikel ilişkisi kelam ve diğer şerî bilimler arasında yoktur. Kelamcı neredeyse her başlıkta değerlendireceği bulgulara kendisi ulaşmak ve bu bulguların nazarî olarak ne anlama geldiğini de kendisi tartışmak zorundadır.
Örnek vereyim: Kelamcılar, tadın hakikatinin en olduğu tartışmalarını yaparlar. Tatlar gerçek midir yoksa dilin nesneyi idrakinde mi ortaya çıkar, temel veya yalın tatlar ile bileşik tatlar nelerdir gibi soruların cevabında kullanılacak verilere kelamcılar kendileri ulaşmak zorundadır. Nitekim erken dönemde Mutezile kelamcılarının böylesi çabalarının bulunduğu söylenebilir. Fakat var olanların tamamına dair böyle bir araştırma projesinin verilerini tek bir bilim çatısı altında bulunan epistemik cemaatin yapması imkânsız değilse de çok çok zordur. Bu sebeple belki de olması gerekenden daha erken dönemde kelamcılar önceki bilim geleneklerinin verilerini kelam dahil etme çabasına girmiştir. Hicrî üçüncü yüzyılda yapılan sistemli felsefe eserlerinin tercümesi, Mutezile kelamcıları projesi olmalıdır ve başka hiçbir gerekçe bunun kadar uygun düşmemektedir.
Kelamın bu vaziyeti sonraki yüzyıllarda da devam etmiştir. Dikkat edilirse Gazzâlî sonrası dönemde kelamın bütün alt konularındaki ama bilhassa kelam ilminin üçte ikiye yakın hacmini oluşturan ontoloji ve doğa incelemeleri kısmındaki hacim büyümesi, kelamcıların yeni araştırmalarının sağladığı bulguların değil, felsefe geleneğinin metafizik ve fizik bilimlerinin muhtevasının kelama taşınmasının sonucudur.

5