Kelam geleneği (2)

Geçen yazıda kelam geleneğinin üç hususiyeti olduğunu belirtmiş ve bunlardan ilkini açıklamıştım. İkinci hususiyet, inanç esaslarının makuliyetini gösterme işi idi. Gerek bir bilim veya çalışma alanı gerekse bir tavır olarak kelamı, diğer gelenekler karşısında ayrıcalıklı konuma getiren temel özelliklerden biri, inanç esaslarının makuliyetini göstermek işini üstlenmesidir. İslam'da düşüncenin tarihiyle uğraşanların aklına hemen inançlarının makuliyetini gösterme vazifesinin sadece kelama ait olmadığı düşüncesi gelebilir. Evet, Müslüman filozofların metinleri de İslam inançlarının aklî açıklamasını ihtiva eder. Yine kelamda amaçlanan makuliyetin insanın idrak imkânlarının tamamını kullanmaktan aciz olduğunu ileri süren sûfîlerin metinleri de nihai tahlilde makuliyet açıklamalarını barındırır. Fakat hiçbir gelenek, kelam kadar mesaisini İslam akaidinin aklî açıklamasını yapma ve makuliyet şartlarını belirli bir dönemdeki bilimsel bilgi hacminin tamamını dikkate alarak belirleme çabasını asli gaye hale getirmez. Bu bağlamda birisi, kelamın asli vazifesi, diğeri ise bu vazifenin yapılma şartlarıyla ilgili iki unsurun vurgulanması gerekir.

Birincisi: Kelamın bir ilim olarak temayüz etmesini sağlayan şey, zaten inanç esaslarının nazarî seviyede anlaşılması çabasıdır. Dolayısıyla inanç esaslarının makul bir açıklamasını yapamayan bir kelam, gerçekte kelam olmayan bir kelama dönüşür. Bu demektir ki herhangi bir dönemde kelam ilmini temsil edenler, İslam akaidinin makul izahını yapamadıkları sürece kelam meşru zemine sahip değildir.

İkincisi: Kelam bu vazifeyi belirli bir dönemin bilimsel bilgi hacmini dikkate alarak yapabilir. Çünkü makuliyeti iç içe geçmiş halkalar yelpazesi gibi düşünebiliriz. Aklın temel ilkeleri, dış dünyaya dayalı sağ duyulu idraklerimiz, belirli geleneklerin adet ve alışkanları, nihayet kendimiz ve diğer nesneler hakkındaki düzenli, yöntemli ve incelmiş araştırmalar neticesinde bizde oluştuğunuzu düşündüğümüz bilimsel idraklerimiz, bizim eş zamanları makuliyet seviyelerimizi ifade eder. Kelamcının vazifesi, asıl itibariyle bir dönemde bilim kabul edilen tasavvur ve tasdikler bütününü dikkate alarak inanç esaslarının makuliyetini göstermesidir.

Tahmin edileceği üzere bu anlamda makuliyeti dediğimiz şey değişken bir durumu ifade eder. Zira bir zamanlar bilimsel kabul edilen hatta oldukça muhkem görülen bilgiler kümesi bir zaman gelir geliştirilebilir, tadil edilebilir hatta tamamen yanlış kabul edilebilir. Kelamın işi, beş yüz sonrasının bilimini de hesaba katarak anlaşılmaz bir açıklama getirmek değil, makuliyet şartlarını dönemin incelmiş veya dakikleşmiş zihinlerinin beklentilerine uygun bir şekilde halletmektir. Bunu yapamadığı sürece ortada kelimenin hakiki anlamıyla kelam yoktur. Kelam olma gayretindeki teşebbüslerin varlığı hatta bunların da son derece değerli olduğu tabii ki söylenebilir.

Nitekim Batı'daki bilimsel gelişmeler, İslam dönemi de dahil önceki dönemlerin bilimlerini tahtından edince kelamın makuliyet açıklamalarının da yenilenmesi gerekmiştir. Bu amaçla on dokuzuncu yüzyılın son çeyreği ve yirminci yüzyılın ilk yarısında Yeni İlm-i Kelam başlığını taşıyan muhtelif eseler kaleme alındı. Fakat büyük dönüşüm fizik ve matematik bilimlerde olmasına ve bunlardaki gelişmeler doğrultusunda varlık tartışmaları yenilenmiş olmasına rağmen son yüzyılda kelam ilmini tedris etmeyi amaçlayan kurumların hiçbirinde böyle bir donanım yoktu, hala da yok. Bu sebeple -İkbal'in kendi içinde çok eksikleri olan teşebbüsünü istisna edersek- yenileme teşebbüslerinin hiçbiri asıl sorunları ele alıp yeni bir sorunlar ve açıklamalar kitaplığı oluşturamadı. Bunu bir eleştiri olarak değil, durum tespiti olarak anlamak gerekir. Zira bir dönemin bilgi hacmini dikkate alarak inançları tahkik etmek, özünde nazarî bir faaliyettir, ahlâkî bir faaliyet değildir. Biraz bu işlerle uğraşanlar, yenileme dediğimiz şeyin hadi yapalım demekle olmayan, yüzyıllara sari birikim ve tefekküre dayalı bir iş olduğunun farkına varırlar.