Kelam geleneği (10)

Daha önceki yazılarda belirtildiği üzere kelami tefekkür gerçekte Teftâzânî ve Cürcânî gibi büyük yorumların yetiştiği on dördüncü yüzyılın sonu çeyreği ila on beşinci yüzyılın ilk yarısına tekabül eden dönemde doğal sınırlarına ulaştı. Aslında bu durum, İslam'da düşünce tarihi açısından sadece kelam için aynı zamanda felsefe ve tasavvuf için de geçerlidir. Fakat burada "doğal sınırlar" ifadesini, on beş ve on sekizinci yüzyıllar arasında düşünür yetişmediğini ve sadece bir taklit dönemi olduğunu ima etmek için kullanmıyorum. Böyle bir iddia hadsizlik olur veya en hafif tabiriyle onca muhakkik âlime haksızlık olur. Demek istediğim şey şu: Teftâzânî ve Cürcânî'nin kitaplarından sonra kelami tefekkür, bu kitaplarda vazedilen sorunlar ve görüşler etrafında yürütüldü, sorunlar derinleştirildi, görüşler tahkik edilerek yeni tercih ve yorumlara ulaşıldı. Lakin düşüncenin ana çerçevesi, temel saikleri ve sorunlar havuzu devam ettirildi.

Bu sürecin en önemli özelliği, kelamın temsil ettiği akaid kısmıyla yeni dönemin teorileri arasındaki ilişkinin çok güçlü bir şekilde tahkim edilmesidir. Kuşkusuz bu ilişki tek yönlü ve tek biçimli değildir. Çünkü on dördüncü yüzyıldan itibaren kelam, felsefe ve tasavvuf arasındaki geçişler aynı inanç ilkesinin en az üç büyük yorumunu tahkik yöntemiyle temellendirmeye imkan vermiştir. Bu sebeple aynı akideyi benimseyen düşünürler, farklı teorik fizikleri, evren kavrayışlarını ve Tanrı-âlem ilişkisinin keyfiyetine dair uzlaştırılamaz açıklamaları kabul edebilmiştir. Bu durumun büyük bir imkan olduğunu kabul etmek gerekir. Fakat Batı bilimi ve düşüncesiyle karşılaşma ve aktarma tecrübesinin fiilen yaşanmaya başladığı on dokuzuncu yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren önceki dönemin imkanı artık aşılması güç bir hendeğe dönüşmeye başlamıştır. Akidelerle ilişkisi çok güçlü bir şekilde kurulup tahkim edilmiş teoriler, neredeyse akidenin bir parçası haline gelmiştir. Bir inancın nasıl yorumlanacağı sorusuna verilen muhtemel cevaplar adeta vazgeçilmez şekilde taayyün etmiştir. Oysa kendi içindeki ayrıntı, farklılık ve çelişkileriyle Batı bilim ve düşüncesinin aktarılması, peyderpey bu cevapların işlevsizleştiği yahut gerçekte öyle olmasa bile işlevsiz olduğuna dair kanaatlerin güçlendiği bir süreçtir.

İçinde yaşadığımız dönemde klasik İslam düşüncesi kaynaklarıyla irtibat kurmak ve bu kaynaklardan hareketle düşünmek isteyen insanlar için bu durumun bir maliyeti olacağı açıktır. Bu maliyet çok genel ifadesiyle şöyle özetlenebilir: Kişinin eğitim sürecine bağlı olarak eski dünyanın kavram, teori ve hissiyatıyla yeni dünyayı anlamaya çalışmak yahut yeni dünyanın kavram, teori ve hissiyatıyla eski dünyaya bakmak. Maliyetin daha dar ve hususi ifadesi şu: Klasik İslam düşüncesini kuran ilkeler ile bu ilkeleri açıklayan görüş ve yorumlar arasında klasik dönem âlim ve düşünürleri tarafından kurulan ilişkiyi yeniden yorumlamanın güçlüğü.