Kelam geleneği (1)

İslam tarihinde kelam geleneğinin diğer bütün gelenek ve akımlardan üç temel farkı vardır. Birincisi: Kelam, İslam akaidini temsil eder. İkincisi: İnanç esaslarının makuliyetinin gösterilmesi esas itibariyle kelamcıların işidir. Üçüncüsü: İnançların belirli bir dönemde savunulması işidir. Bu maddelerin sıralamasını bir tür önem sıralaması olarak da okuyabilirsiniz. Bu yazıda sadece ilk maddeyi açıklayacağım.

Bir Müslüman neye inanır sorusuna genel geçer cevap, kelam geleneği tarafından verilir. Bu sebeple ister Hâricî ister Şiî ister Mutezilî ister Sünnî olsun her grubun kelamcısı o grubun inanç esaslarını belirleme vazifesini üstlenir. Bu, sadece kelamın ilgilendiği konular dikkate alındığında teorik olarak fark edilen bir durum değildir aynı zamanda tarihsel olarak da böyledir. Yani Müslümanların iman esaslarının neler olduğu tasavvuf ve felsefe kitaplarından öğrenilmez. Evet, bu gelenekler iman esaslarında farklı yorumları temsil ederler ve sebeple de kelamcılardan farklı açıklamalar yaparlar ama yorumlanan akidelerin akide olarak formülleştirilmesi kelam geleneğinin imamları tarafından yapılır.

Tabii ki bu, kelam geleneğinin büyük imamlarının kendi içtihatlarıyla akide belirlediği anlamına gelmemektedir. Hz. Peygamber'in (sav) tebliğ ettiği dinin Müslümanların tamamının icma ettiği veya çoğunluğu tarafından kabul edilen esaslarının neler olduğunu tespit, takrir ve ilan etme salahiyeti anlamındadır. Dolayısıyla kelamın kurucu imamları, dindarlığın nazarî boyutunun temelini oluşturan ilkeler hususunda kaynak işlevi görürler.

Bu durum ilkece yorumda da otorite olmak anlamına gelir. Yani bir kimsenin herhangi bir kelam geleneğinin kurucu imamı olması için sadece kabul edilmesi gereken akideleri tespit, takrir ve ilan etmekle kalmayıp aynı zamanda bu akidelere yapılacak yorumların ana çerçevesini de belirlemesi gerekir. Bu sebeple tarihsel süreçte farklı yorumların temsilcisi olma payesini temsil ederler. Fakat yorum çerçevesi, ekseriyetle tek tek görüşlerle karıştırılır. İster kelam ister tasavvuf ister felsefe isterse fıkıh alanında olsun herhangi bir gelenek içinde yetişen düşünürler bir meselede mezhebin kurucu imamından farklı bir kanaate varabilir ve bu kanaatini vazederken bizzat mezhep imamı da dahil başka görüşleri savunanları eleştirebilir. Bu durum, genel olarak mezhebin kurucu imamlar tarafından belirlenen sınırlarında cereyan eder. Tarihsel süreçte sınırların esnetildiği hatta kimi zaman fazlaca örselendiği dönemler olmuştur ama bir mezhep varlığını sürdürdüğü sürece bu kabil durumların tamamı yorum seviyesinde kalır.

İmamların akide ve yorumdaki otoritesi, Mâtüridî ve Eşarî gibi büyük gelenek içinde yetişen âlimlerin kendi dönemlerinde akide ve yorum sınırları hakkında otorite olmalarına da imkân verir. Bu, teyit ve devam ettirici bir otoritedir ve nadiren büyük dönüşümlerin olduğu dönemlerde yenileyici bir otoriteye dönüşür.