Geçen yazıda İslam'ın önceki dönemlerden devralıp geliştirerek sürdürdüğü ve Batı Avrupa'daki büyük dönüşümlerin dünyanın geri kalanını etkisi alıncaya kadar devam eden felsefenin, dolayısıyla bilimlerinin katı çekirdeğinin üç temel özelliği olduğunu söylemiş ve bunlardan ilkini kısaca açıklamıştım. Bu yazıda ikinci temel özellik olan "nedensellik" (illiyyet) kabulüne işaret edeceğim.
Nedensellik ilkesi, kısaca bütün nesne, olay, olgu, süreç ve durumların nedensel bir düzen ve hiyerarşide gerçekleştiğini ve herhangi bir var oluş seviyesindeki nedenlerin asla ihmal edilemeyeceğini ifade eder. Özellikle Gazzâlî sonrasında kaleme alınan kelam, tasavvuf ve felsefe metinlerinde felsefi bilimler ile şerî bilimlerin asıl itibariyle nedensellik ilkesinde farklılaştığı sıklıkla vurgulanır. Şerî bilimler geleneği mensupları, her ne kadar alışkanlığımızdan ötürü şeyler arasında sebep-sonuç olduğu "duygusu" oluşsa da gerçekte bütün nesne, olay, olgu ve durumların doğrudan yaratıcısının Allah olduğunu söyler. Meşhur örneği kullanacak olursak; ateşi ve yanmayı ayrı ayrı yaratan Allah'tır, bundan dolayı Allah ateşi yarattığı halde yanmayı yaratmayabilir. Felsefe geleneği mensupları ise böyle bir düşüncenin hem sağ duyuya aykırı olduğunu hem de Allah'ın yaratma faaliyetini yanlış anlamak olacağını düşünürler. Onlara göre mevcutlar arasında bir sebep-sonuç zinciri vardır, bu zincirin başında da bütün mevcutların yaratıcısı olan Tanrı bulunur. Yine aynı örneği kullanacak olursak; ateşte bir yakma tabiatı vardır ve ateş daima yakar. Ateşin yakmaması için onun fiilini yapmasını engelleyen eşit veya daha üst bir neden olmalıdır.
Fakat bu ayrımın doğru kavranması için nedenselliğin veya sebepliliğin burada hangi anlamda kullanıldığını ve imalarını birkaç maddede özetlemek gerekir.
(i) İslam dönemindeki bütün geleneklere göre bir nesne, olay, olgu, süreç veya durum şayet mümkün veya sonradan meydana gelmişse mutlaka bir sebebi olmalıdır. Buna mutlak nedensellik veya mutlak sebeplilik diyebiliriz. Bu hususta sadece İslam dönemindeki değil, bildiğimiz kadarıyla önceki dönemlerdeki tüm bilim gelenekleri hemfikirdir. Farklılık, bu sebep tek midir çok mudur sorusunda ortaya çıkar. Şerî bilimler geleneği mensupları ister varlık ister hareket olsun görünenin aksine yalnızca tek bir sebep olduğunu düşünür. Bu sebep de Allah'tır. Baştan beri şeriat âlimleri bu hususta o kadar dikkatli davranmıştır ki Mutezileye yönelik eleştiri ve suçlamaların kahir ekseriyeti, Mutezile düşünürlerinin insan sorumluluğunu temellendirmek için iradeli fiilleri yapan (fâil) veya yaratanın (hâlık) insan olduğunu iddia etmelerinden kaynaklanır. Aslında Mutezile âlimleri sadece sorumluluğu temellendirmek için iradeli hareketlerimizle ilgili bir alan açmak istemişlerdir fakat bu bile büyük tepkiyle karşılanmıştır. Filozoflar ise oluşlar arasındaki ardışıklığı temaşa ettiğimizde aklımızın nedensel ilişkiyi zorunlu olarak kavradığını, dolayısıyla varlıkta meydana gelen nesne, olay ve durumlar arasında zorunlu olarak nedensel ilişki bulunduğunu söyler.
(ii) İster sebebin tek olduğunu ister çok olduğunu kabul edelim bu sebep, Kant ve sonrasında yaşayan Batılı filozofların iddia ettiği gibi bizim zihnimizin şeylere atfettiği bir şey değil, insan zihninden bağımsız olan bir şeydir. Zihin kendisinden bağımsız olarak var olan sebepleri kavrar. Dolayısıyla bir sebebin var olduğu sadece insan bilgisini kuran bir ilke değil, aynı zamanda insan olsun olmasın var oluşu kuran bir ilkedir. Bu da klasik dönemdeki farklı bilim geleneklerinin icma ettiği ilkelerden biridir. Zira onlar, haklı olarak, bu ilkeden taviz vermenin, düşünceyi sofizmin tuzağına düşüreceğini düşünürler.
(iii) Nedensellik ilkesini kabul etmenin bilimsel araştırmalardaki neticesi şudur: Bir nesne, olay, olgu, durum ve süreci nedenleriyle açıklamadıkça anlamamız mümkün değildir. Aslında tartışmanın en çok yanlış anlaşılan tarafı budur. Bu sonuçla ilgili olarak açılması gereken iki mesele vardır. Birinci mesele, klasik dönemdeki katı nedensellik anlayışının bir nesne yahut olguyla ilgili nedensel açıklama yapıldığında mutlak ve değişmez bilgiye ulaşıldığı iddiasıdır. İkinci mesele ise metafizik bir mesele olarak nedenselliği reddetmek ile herhangi bir şeyin olgusal açıklamasında nedenleri dikkate almamanın farklı şeyler olmasıdır.

12