İslam dönemi felsefesi (5)

İslam döneminde felsefe geleneğinin başarı ve katkıları iki ayak üzerine kurulur. Birincisi, felsefe geleneğinin zuhurundan önce şerî bilimlerin gelişmesini de mümkün kılan İslam inançlarıdır. İslam'ın tevhid, âhiret ve nübüvvet başlıklarında özetlenebilecek iman esasları İslam tarihi boyunca felsefe araştırma ve tartışmalarını derinden etkilemiştir. Araştırma ve tartışma kelimelerini hususen kullanıyorum. Zira felsefeyle ilgilenenlerin çoğunluğu İslam akaidinin felsefe, kelam ve tasavvuf gelenekleri arasındaki tartışmaları derinden etkilediğine dikkat kesilir ve bu tartışmaları gündeme getirir. İnançların bizzat filozofların araştırmalarını nasıl etkilediği tartışmaların verdiği heyecanın gölgesinde kalır. Oysa felsefe geleneğinin kendi serüveni açısından İslam inançlarının etkisi ve intikal eden mirasın yeni dönemin duyarlılıklarıyla nasıl bağdaştırılacağı daha önemli saik olarak felsefi araştırmaları derinden etkilemiştir. Bu bağlamda İslam dönemi felsefesinin en önemli dört başarısı, bu dönemin Kindî, Fârâbî, İbn Sînâ gibi önde gelen filozoflarının Müslüman olmasının doğrudan sonucudur.

Bu başarıların birincisi, İslam döneminde kurulan ontolojidir. Bu ontoloji iki büyük ayrıma dayanır: Zorunlu-mümkün ve varlık-mahiyet. Aslında her iki ayrımın da hem kelam geleneğinde hem de Kindî ve Fârâbî gibi erken filozoflarda izi bulunsa da ayrımı nazarî çerçeveye kavuşturan ilk filozof, Ebû'l-Hasan el-Âmirî'dir. Fakat bu ayrıma varlık-mahiyet ayrımını da ekleyerek İslam döneminin yeni ontolojisini İbn Sînâ inşa etmiştir. Ayrımların ayrıntısına girmenin yeri burası değil ama bu ayrımın kadim dönemden intikal varlık kavrayışının İslam naslarında dile gelen tevhit inancına sadakat çabasından doğduğunu söylemekle yetinelim. Tevhit inancıyla uyum meselesi, münhasıran Müslümanların bir iç meselesi olarak anlaşılmasın. İbn Sînâ'dan sonra felsefe bünyesindeki araştırma ve tartışmalar kesinlikle bu ayrımlardan bağımsız yapılamaz hale gelmiştir. Bugün için de aynı durum geçerlidir.

İkinci başarı, nübüvvet meselesinin bir sorun olarak felsefeye dahil edilmesidir. Aslında bu ilk bakışta zaten var olan nübüvvet inancının Müslüman filozoflar tarafından felsefe metinlerinde işlenmesi olarak düşünülebilir. Fakat durum böyle yüzeysel değildir. Fârâbî, Hz. Peygamber'in nübüvvetini ve İslam'la birlikte ortaya çıkan siyasi ve içtimai düzenin gelişim süreçlerini model alarak ahlâk ve siyaset teorisini yeniden kurmuş hatta İslam tecrübesini antropolojik bir okumanın çerçevesi haline getirmiştir. Bu sebeple ister filozof olsun ister başka bir zümreye mensup olsun İslam tarihi boyunca ahlâk ve siyaset teorisiyle ilgilenen her düşünür, Fârâbî'nin geliştirdiği ahlâk ve siyaset teorisini esas yahut ciddiye almak zorunda kalmıştır. Teori bugün için de hem ahlâk hem siyaset düşüncesi alanında ciddi bir alternatif olmaya devam etmektedir.

Üçüncü başarı, İslam naslarında ayrıntılı cennet ve cehennem tasvirleriyle örülmüş haşir anlatısı ile ruh-beden ayrımına dayalı nefs teorisinin uzlaştırılarak İslam inancıyla uyumlu bir öte dünya fikrinin geliştirilmesidir. Belki diğer meseleler daha önemli görüldüğü belki çözüm bulmanın güçlüğünden ötürü filozofların en son çözebildiği sorun budur. Zira İbn Sînâ dahil Şihâbüddin Sühreverdî öncesi filozofların hiçbiri bu meselede tatminkar bir çözüme ulaşamamıştır. Sühreverdî misal âlemi düşüncesini geliştirerek Kurân ve hadislerdeki anlatının nasılsa öylece hakikate tekabül ettiğini, filozofların ruhani haşir görüşünün daha üst mertebede tahakkuk edecek bir âhiret hayatı olduğunu söylemiştir. Her ne kadar Sühreverdî'nin misal âlemi görüşünü geliştirirken bilhassa kabir hayatından bahseden rivayetlerden ilham aldığını söylemek mümkünse de bu görüş felsefe, kelam ve tasavvufun Sühreverdî öncesi kaynaklarında geçmemektedir. Fakat misal âlemi çözümünün dayandığı daha önemli bir başarı vardır.