İslam dönemi felsefesi (3)

Önümüzdeki çarşamba günü Kurban Bayramının birinci günü. Şimdiden bayramınız mübarek olsun, Allah kesilen kurbanları kendisine yakınlığa vesile kılsın. Geçen yazıda İslam'da felsefenin konumunu anlamak için Şerî bilimlerin kuruluş sürecini doğru anlamak gerektiğine işaret etmiş ve üç bilimin kuruluşunu örnek vereceğimi söylemiştim. Kuruluşundan kastım bunların tarihini anlatmak değil, yapısına dikkat çekerek tarihsel işlevini tavzih etmektir. Fıkıh, kelam ve tasavvuftan her biri, yine daha önceki yazılarda dikkat çekildiği üzere, birer dindarlık (tedeyyün) çabasıdır.

Genel anlatıda İmam Azam Ebû Hanife şahsında temsil edilen fakihler zümresi, Hz. Peygamber'in hakikat bilgisinin gereği, aynı zamanda ilahî iradenin talebine uygun olan yaşam tecrübesini tevarüs etmek için öncelikle insan iradesiyle gerçekleşen tüm fiilleri tasnif ettiler. Bu tasnifin temel sorusu "İnsan iradeli olarak hangi fiilleri yapar" şeklinde ifade edilebilir. Tahmin edileceği üzere bu soruya "İnsan, ibadet eder, alışveriş yapar, evlenir, suç işler" vb. cevaplar verilebilir. Fakihler de tüm insan fiillerini ibâdât, muâmelât, münâkehât ve ukûbât olmak üzere dört grupta topladılar. İbadet kapsamına giren bütün fiilleri, ibâdât altına yerleştirdiler. Ticaret, borçlanma, sözleşme, mülkiyet, miras ve vakıflar gibi kişiler arası iktisadi ve sosyal ilişkileri ifade eden tüm fiilleri muâmelât altına yerleştirdiler. Evlenme, boşanma, nafaka, nesep ve mehir gibi evlilik sözleşmesiyle ilgili tüm fiilleri, münâkehât altına yerleştirdiler. Hırsızlık, zina, yankesicilik, katil gibi suç kapsamındaki tüm fiilleri ukûbat altına yerleştirdiler. Ardından her bir fiilin tanımı yapıp ayrıştırıcı özelliklerini tespit ettiler. Sonra tanımlanmış ve benzerlerinden dikkatlice ayrıştırılmış her bir fiil hakkında ilâhî hükmün ne olduğunu belirlediler. Yani ilgili fiil, doğrudan naslarda farz, vacip, mubah, mekruh ve haram hükümlerinden hangisiyle nitelenmiştir yahut mevcut naslardan hareketle hangisiyle nitelenmesi gerekir sorusuna cevap verdiler. Böylece fakihlerin mesaisi, insanın iradesiyle inşa edilen varlık alanı hakkında son derece ayrıntılı, farklı teorilerle açıklanmaya elverişli ve dakikleştirilmiş bir idrak kümesi ortaya çıkarmıştır. Bu sebeple erken dönem düşünürleri Yunan'daki pratik felsefenin İslam'daki karşılığının fıkıh olduğuna haklı olduğuna dikkat çekerler. Nasıl ki pratik felsefe, bir filozofun ulaştığı düşünülen hakikat bilgisine uygun veya ona aykırı bir yaşamın bireysel ve toplumsal seviyede nasıl olduğunu açıklamayı amaçlıyorsa fıkıh da bir müslümanın Hz. Peygamber'e bahşedilen en yüksek hakikate uygun veya aykırı bir pratik hayatın nasıl olduğunu açıklamayı hedefler. İmam Ebû Hanife'nin vefat tarihinin Hicrî 150 olduğunu hatırlarsak fıkhın kuruluşunun Hicrî ikinci asrın ilk yarısında tamamlandığı söylenebilir.

Fıkhın pratik alanda yaptığının benzerini kelamcılar düşünce alanında yapmıştır. Henüz Hz. Ali döneminde büyük günah işleyip tövbe etmeyen kimsenin dünyada ve ahiretteki konumunun ne olacağı sorusuyla başlayan tartışmalar, kader ve insan özgürlüğü, Allah'ın sıfatları, âlemin Allah'ın varlığı ve sıfatlarına delaleti ve nihayet bilgi ve yöntem tartışmalarına kadar uzanan bir seyir izlemiştir. Daha önce kelam hakkındaki yazılarda ifade edildiği gibi kelamcılar Hicrî ikinci yüzyılda insan iradesinden bağımsız olarak var olan tüm mevcutların tasnifini yapmışlar ve yapısı itibariyle mantığı içerecek şekilde Yunan'daki nazarî felsefenin mukabili olabilecek bir disiplin inşa etmişlerdir.