Bu yazıdan itibaren bir müddet İslam'da felsefe geleneğine dair birtakım mülahazaları paylaşacağım. Bu dizi, felsefe geleneğinin kendisine özgü karakteri nedeniyle tasavvuf ve kelama ayrılan yazı dizilerinden biraz farklı olacak. Öncelikle başlıktaki "İslam dönemi" ifadesini biraz açmak istiyorum.
Hz. Peygamber (sav) Miladî yedinci asrın başında 610 yılında ilk vahye mazhar oldu, 613 yılından itibaren de açık tebliğe memur oldu ve 622 yılına kadar Mekke'de tebliğ vazifesini ifa etti. 622 yılında Medine'ye hicret etti ve 632 yılının Haziran ayında (13 Rebîülevvel/8 Haziran Pazartesi) dâr-ı bekâya irtihal edinceye değin Medine'de nübüvvet vazifesini yerini getirdi. İslam dininin oldukça ilginç ve kendisine mahsus bir karakteri ve tarihi vardır. Bu durum hem Hz. Peygamber'in velayet ve nübüvvet yönlerinin tamamını temsil etmesiyle hem de bu temsille uyumlu şekilde İslam dininin tarihsel olarak yayılmasının keyfiyetiyle ilgilidir.
Bu bağlamda Hz. Muhammed (sav) bizim inançlarımıza göre peygamberler zincirinin sonunu ve aynı zamanda nübüvvet makamının kemalini temsil eder. Biz müslümanlar olarak böyle inanıyoruz fakat bu sadece müslüman olduğumuz için bizim tarafımızdan kabul edilebilir bir durum değildir. Bir kimse ister müslüman olsun ister olmasın şayet önyargılarına mahkum olmamışsa Hz. Muhammed'in (sav) tarihsel olarak nübüvvet geleneği içinde farklı bir konumda bulunduğunu idrak eder.
Meseleyi anlatabilmek için meşhur filozof Fârâbî'nin nübüvvet teorisinden yardım alabiliriz. Fârâbî'ye göre bir kimsenin nebi olması, insan ruhunun ulaşabileceği hakikat bilgisini sadece filozoflar gibi eğitimli insanların değil, sıradan insanların anlayabileceği seviyede ifade edebilecek, dolayısıyla sıradan insanların hakikat bilgisine uygun bir hayat sürebilmeleri için ihtiyaç duyduğu ahlâkî, hukûkî vs. yasaları (şeriat) vazedebilecek yetkinliğe sahip olması demektir. Böyle bir yetkinlik bir riyazet ve eğitimle elde edilemeyeceğinden nübüvvet melekesinin bir insanda ilahî inayetle zaten verili olması gerekir. Peygamberler arasında da farklılıklar vardır. Kimileri kendi bulunduğu belde için, kimileri bir bölge için, kimileri bir dönemdeki bütün insanlar için kimileri de bütün dönemleri kuşatacak şekilde bütün insan fertleri için yasalar vazetme kabiliyetine sahiptir. Yani peygamberler arasında bir çırpıda sayılması mümkün olmayan bir yelpazede sıralanan yetkinlik farkı vardır. Bu yelpazenin zirvesinde, hakikat bilgisini ancak bir filozofun ulaşabileceği seviyede aklî olarak kavramanın yanı sıra bütün dönemlerde tüm insanların kavrayıp uyabileceği yasalar vazedebilen nebiler bulunur. Fârâbî bu seviyedeki peygamberlere filozof-nebiler adını verir.
Filozof-nebi terkibindeki filozof kelimesi, peygamberin hakikat bilgisini, nebi kelimesi ise hakikat bilgisini yasalar formunda diğer insanlara ulaştırma melekesini ifade eder. Fârâbî'ye göre insan seviyesinde ulaşılabilecek en yüksek yetkinliği de bu mertebedeki nebiler temsil eder. Bu gruptaki nebilerin temel özelliği, hakikat bilgisiyle uyumlu siyasi ve içtimai düzen, Fârâbî'nin ifadeleriyle "din" veya "millet" kurmalarıdır. Filozof-nebî, insanların hem insanlık haysiyetine yaraşır şekilde yaşayabilmesi için hangi kurallara uyması gerektiğini hem bu kuralların esasında bulunan ve insan ruhunun ebedi mutluluğa ulaşmasını mümkün kılan inançların neler olduğunu tayin eder.
Fârâbî burada anlatılması mümkün olmayan ve epeyce ayrıntı barındıran bu teoriyi genel bir peygamberlik açıklaması olarak vazetse de gerçekte bu teorinin çıkış noktası Hz. Muhammed (sav) örneğidir. Filozof, Hz. Peygamber'i genel olarak peygamberlik olgusunu tahlil için ayna haline getirir ve bütün peygamberlik tecrübelerini Hz. Peygamber'in tecrübesine nispetle değerlendirir. Bunun anlamı şudur: Gerçekte peygamberlik hakkında inançlardan davranışlara kadar düşünülebilecek her türlü yetkinlik Hz. Peygamber'de temaşa edilebilmektedir. Bu sebeple Hz. Peygamber'in bilgi ve davranış yönlerinin tamamını içerecek şekilde tecrübesi, bir mihenk vazifesi görmektedir. Nitekim Hz. Peygamber'in dışında herhangi bir peygamber tarafından hakikat bilgisine uygun sıfırdan inşa edilmiş bir siyasi ve içtimai düzen örneğini bilmiyoruz. Evet, bildiğimiz kadarıyla yöneticilik yapan hatta sultanlık yapan peygamberler dahi var olmuştur fakat bir peygamberin şeriatının yani hakikat bilgisi ve bu bilginin gereği olan yasaların tamamıyla kendisi tarafından inşa edilmiş bir düzen örneği Hz. Peygamber öncesinde görülmemektedir. Sonrasında da zaten yoktur. Yok derken sadece biz inanmadığımız için değil, bilinen tarihte de bulunmamaktadır. Ne böyle bir teşebbüs ne de böyle bir iddia vardır.

24