Klasik dönemde kaleme alınan siyaset metinlerinde halifenin şartları, nasıl seçileceği ve seçim için gereken kurulda kimlerin bulunacağı gibi meseleler işlendiğinden modern dönemde halifelik daha ziyade bir devlet başkanlığı meselesi olarak ele alınagelmiştir. Oysa hilafetin İslam düşüncesi tarihinde iki anlamı vardır. Birincisi, bireysel, içtimai ve siyasi düzenin ilahi irade doğrultusunda kurulması demektir. Bu anlamıyla hilafet bir siyasal rejimi ifade etmez, daha ziyade siyasal olanın tamamının esasında bulunan ilkeyi ifade eder. Başka bir ifadeyle hilafetin bu geniş anlamı, bir ülkede siyasal iktidarın nasıl elde edildiğini, nasıl kullanıldığını ve nasıl sınırlandığını belirleyen kurallar, kurumlar ve ilişkiler bütününden yahut bir devletin yönetim biçimi ve iktidarın işleyiş tarzından başka bir şeydir. Daha ziyade bireysel ve içtimai hayatın bütün yönlerini ilgilendiren ama siyasi ve içtimai düzeni karakterize eden bir anlayış olarak görünür. İkincisi ise daha ziyade devlet başkanının nasıl iktidara geldiğini ve iktidarın işleyiş tarzını ifade eder. Bu anlamıyla hilafet, bir siyasal rejim olarak değerlendirilebilir ki ekseriyetler klasik siyaset kitaplarının ilgili bahislerinde tartışılan hilafet budur.
Kuşkusuz bu iki anlam birbiriyle ilişkilidir ama ayrıştırılmadıkları takdirde hem kavram kargaşasına düşülmekte hem de içinde yaşadığımız dönemin siyasi krizleri yeterince tahlil edilememektedir. Çağdaş dönemdeki hilafet tartışmaları da yeterince dakikleşmediğinden iki anlamı iç içe kullanmakta ama birinci anlamın evrenselliğini ve İslam'a özgü olmadığını gözden kaçırmaktadır. Aynı şekilde çağdaş siyaset düşüncesi eserlerinde de rejim sorunu bu açıdan bakıldığında derinlemesine ele alınmadığından siyasal iktidarın nasıl elde edildiğini, nasıl kullanıldığını ve nasıl sınırlandığını belirleyen kurallar, kurumlar ve ilişkiler bütününden hareketle tasnifler yapmakta ve hilafeti teokrasi tarafında bırakmaktadır.
Oysa tam bu tasnifler tam da asıl sorunu gözden kaçırdığımızı göstermektedir. Zira hilafet geniş anlamıyla bireysel, içtimai ve siyasi hayatın ilahi irade yahut ilahi olan doğrultusunda inşa edilmesi gerektiğini ifade eder. Bu kabul, klasik dünyanın kendi içindeki bütün farklılıklara rağmen icma ettiği temel esastır. Muhtelif gelenek veya toplumlar arasındaki farklılık, ilahi irade nasıl bilinebilir sorusuna verilen cevaplarda ortaya çıkar. Acaba "ilahi olan" İslam'da olduğu gibi bir peygamberin vahyiyle mi bilinir; Hıristiyanlıkta olduğu gibi kilisenin şahsında tecessüm eden kurumsal irade olarak mı görünür; Türkî kavimlerin törelerinde olduğu gibi bir halklar topluluğunun töresinde mi ifadesini bulur; Pers imparatorluğunda olduğu gibi bir saltanat ailesinin kanunnamelerinde mi kendini gösterir Eski dünya daha ziyade hangi türden iradenin esas alınacağıyla ilgili ihtilaflara şahitlik eder. Bu durum farklı yorumlara açıktır. Nitekim İslam'da ilâ-i kelimetullahın manası; unutulmuş, saptırılmış, şahsî ve zümrevî çıkarlara alet haline getirilmiş ilahi iradenin yeni baştan ama artık kamil haliyle hatırlanması ve İslam'da dile geldiği haliyle ilahî iradenin diğerlerine üstünlüğünün gösterilmesi ve hâkim kılınması çabasıdır.

24