İslam düşüncesinin kaynak metinlerini okuduğumuzda insanın büyük sorularına verilen farklı cevaplarla karşılaşıyoruz. Geçen haftaki yazımızda kelam ve felsefe geleneklerinin verdiği cevabın temel kabullerine dikkat çeken ve bunların ana iddialarının (i) usule uygunluğunu, (ii) bugün bizim için ne anlam ifade ettiğini değerlendirmeye çalışan bir yazı dizisine başlayacağımı söylemiştim. İslam'ın ilk nazarî biliminin kelam ve ilk sistemli nazariyatçılarının da kelamcılar olması hasebiyle önce kelamı değerlendireceğimi vaat etmiştim. Değerlendirmeye başlamadan önce farklı ekolleri anlama çabasında dikkat etmemiz gereken üç noktaya işaret edeceğim.
Birincisi: Kelam, tasavvuf ve felsefe kapsamında mütalaa edilecek cevapların ve çözüm arayışlarının, İslam dönemi mütekellimleri, sûfîleri ve filozofları tarafından verilmiş olması, ne kadar farklı olurlarsa olsunlar onları birbiriyle ilişkilendiren ve belirli bir dönemin tefekkürü kılan bir bağ olduğunu gösterir. İslam, Miladî yedinci yüzyıldan on sekizinci yüzyılın başlarına kadar bin yıllık sürece damgasını vurduğu ve sonrasında da varlık iddiasını bir şekilde sürdürdüğünden söz konusu bin küsur yıla yayılan zaman diliminde muhtelif geleneklere mensup düşünürler, zaman, mekan, adet ve alışkanlıklar açısından birbirinden çok farklı şartlarda yetişmişlerdir. Bunları birleştiren bağ, aslında basit bir şekilde İslam'ın iman esasları ve uygulamalarıdır. İnanç esasları ve onların görünür hale gelmesini mümkün kılan uygulamalar, sadece bir müminler cemaatini oluşturmakla kalmamış, aynı zamanda o müminler cemaatinin merak sınırlarını ve asli sorularını derinden etkilemiştir. Öyle ki İslam'ın hâkim olduğu bölgelerde bu durum sadece Müslümanlar için değil, gayr-ı müslimler için de geçerlidir. Diğer büyük medeniyetlerde olduğu gibi İslam'ın da dönüştürme ve farklı derecelerde kendisine benzetme özelliği vardır. Bu bakımdan İslam tarihinde insanın büyük sorularına verilen cevaplar, İslam dininin temel inanç ve ibadetlerinden ve bu ikisinin oluşturduğu hayat nizamından bağımsız olarak anlaşılmaya elverişli değildir. Meşşâîlik gibi felsefe geleneklerinin antik dönem metinleri etrafında kurulmuş olması bizi yanıltmamalıdır. Nitekim ilerleyen yazılarda Meşşâîlik değerlendirilirken bu gelenekte konuştuğumuz bağlamda ortaya çıkan bütün yenilikçi ve yaratıcı fikirlerin asıl itibariyle İslam dininin inanç esaslarının oluşturduğu bakış açısıyla meseleleri ele almaktan kaynaklandığını göreceğiz.
İkincisi: Ekoller arasındaki farklılıklar sanıldığı gibi ekol içindeki farklılardan her zaman daha büyük olmak zorunda değildir. Dikkatsiz bir okur bu durumu gözden kaçırabilir. Hatta belirli alanda uzmanlaşan insanlar gelenekler arasında karşılaştırma yaptıklarında zaman zaman dışardan bakan ve meseleyi etraflıca görme imkânına sahip olmayan insanların hissiyatıyla yaklaşıp yanlış değerlendirme yapabilmektedir. Mesela müteahhirûn dönemde kelam ve felsefe geleneklerinin meâd (ölüm sonrası hayat) hakkındaki ihtilafı, İbn Sînâ ile İbn Bâcce'nin meâd hakkındaki ihtilafından daha hafiftir. Yine kelam geleneği mensuplarından Îcî, Teftâzânî ve Cürcânî ile felsefe geleneğinin temsilci filozofu olarak İbn Sînâ arasında imkân teorisindeki farklılık İbn Sînâ ile İbn Rüşd arasındaki farklılıktan daha küçüktür. Dolayısıyla aynı ekol içinde olmak, her zaman görüşlerin birbirine yakın olduğu anlamına gelmez. Ekoller daha ziyade ortak yöntem, ortak ilkeler, ortak meseleler ve ortak otoriteler etrafında kurulur. Fakat bu durum, ekol mensuplarının ayrıntıda birbirinden çok uzaklaşıp diğer ekollere yaklaşmasına mani değildir.

19