Bir geleneği anlamak

Düşünce geleneklerini anlama çabasında muhtelif yollar izlenebilmektedir. Bu yolların bir kısmı gelenekler arasında ortaktır. Her geleneğin kendine özgü gelişme, değişme, dönüşme ve çözülme süreçleri vardır. Bu süreçler kurucu şahsiyetleri, kurucu ilkeleri, ilkelerin yorumu olarak ortaya çıkan kapsamlı nazariyeleri, nazariyelerin kurucu ve yorumlayıcı otoritelerini, gelenek içinde bağımsız düşünmeye meyyal eleştirel düşünürleri, görüşlerin tecessüm ettiği uygulamaları, adetleri ve kurumları barındırır. Şayet bir inanç ve görüş bin yılı aşkın süreçte varlığını sürdürmüşse ona dair kavrayışı ve yaşam tarzını temsil eden farklı düşünür ve insan tiplerini görmek ve bunların muhtelif siyasi, iktisadi ve hukuki koşullarda nasıl vücut bulduğunu temaşa etmek mümkündür. Geleneği anlamak, bütün bu unsurları ilişkili bir şekilde kavrayıp çözümlemeyi gerektirir. Bu, daha ziyade bir geleneği kendi şartları ve duyarlılıklarıyla anlama çabası olarak değerlendirilebilir.

Bazen geleneği anlama ve yorumlama çabasında başka gelenekler hakkında daha önce yapılmış kapsamlı anlama ve yorumlama faaliyetinden istifade edilir. Aslında ilkece bunun yanlış olduğu da söylenemez. Zira ferdî ve içtimâî hayatın kendisine özgü tarafları olduğu kadar başka fertlerin ve toplumların hayatlarıyla ortak tarafları da vardır. Zaten böyle olmasa fertler ve toplumlar arasında hiçbir bilgi ve maharet alışverişi olmazdı. İnsan olmak aynı zamanda böyle bir ilişki geliştirebilmek demektir. Nitekim iki insan toplumluğunun yakınlaşması yahut birbirinden haberdar olmasıyla birinden diğerine intikal eden bilgi ve maharetler, binlerce yıldır evcil hayvanlarla bir arada yaşamamıza rağmen hayvanlara intikal etmemektedir. İşte fert ve toplumlar arasındaki benzerlik, birini anlarken kullandığımız yöntem ve araçların diğerini anlamakta işe yarayacağını gösterebilir. Fakat bu benzerlik dikkatsiz yahut kendini beğenmiş bir edayla bir tür özdeşliğe, birini diğerinin türevi veya alt kümesi haline getirmeye, anlamaya konu olacak birey ve toplumu istediğimiz gibi şekillendireceğimiz bir hamule olarak görmeye evrildiğinde durum bütünüyle değişmektedir.

Son iki yüzyıldır Batı dışı toplumlar Batı'da geliştirilen yöntem ve araçlarla sadece doğa ve matematik bilimlerin kapsamına giren konuları değil aynı zamanda kendi tarihlerini, kurumlarını, toplumsal yapılarını, adetlerini hatta ferdî ve içtimâî seviyede psikolojilerini anlamaya çalışıyor. Bu anlama çabasının bir dereceye kadar başarılı olduğu ve Batı'dan aktarılan bilgi ve maharetler ile bunları mümkün kılan yöntem, araç ve kurumların çok ciddi katkılarının olduğu da aşikar. Lakin bu durumun, kendi geleneğimizle ilgili araştırmalarda (i) ilgilerimizi katı bir şekilde yönlendiren, (ii) duygu sapmalarına maruz bırakan, (iii) anlama ve yorumlama çabalarını baltalayan bir tarafı da var.

İlgilerimizin katı bir şekilde yönlendirilmesi geleneğin kendisine özgü taraflarının fark edilmesini engellemektedir. Bu kabil yanılgıların en önemli sonucu, indirgeme teşebbüsleridir. Pek çok araştırmacı, İslam düşünce geleneğinin kazanımlarını tuhaf bir şekilde Batı'da gelişen görüşlere indirgemektedir. Bu tavra tepki olarak gelişen tavır ise Batı düşüncesinin önemli kazanımlarını İslam düşünce geleneğine indirgeme teşebbüsleridir. Yani bir hata diğerini doğurmaktadır.