Buna göre vakit, zamandan bir cüzdür ve o da kendinde devir, yıl, ay, gün, saat, an vd. cüzlere sahiptir.
Kur'ân'da vakit kelimesi, vkt kökünden türevleriyle 13 ayette yer alır ve Kur'ân sözlüklerindeki anlamları itibariyle farz, vacip, müstehap, mekruh ve mubah vakitler ayrımıyla doğrudan ibadet esasında fıkha dahil olduğu gibi, ilgili ayetlerde peygamberlerin devirlerine, kıyamet gününe, borçlanma vb. dünyevî işlere işaretle (ahlakı da ona dahil ettiğimizde) şeriatı ifade eder. Diğer bir ifadeyle fıkıh yani uygulama cihetinden dinİslam şeriatı, adeta vakitler üzerine bina edilmiş gibidir. (Geniş bilgi için bkz.: Semîn el-Halebî, Misalli Ansikopedik Kur'an Sözlüğü, trc.: Veysel Akdoğan, Ketebe, İstanbul 2024).Konunun bâtınî yönünü ise tasavvuftan vereceğiz. Ancak buna geçmeden önce şeriatı yüklenen olarak bir müminin, dünya mühleti ya da hayatı anlamında kendisinin de vakte tabi, yani kendi varlığının da vakit tanımlı olmasına dikkat çekmeliyiz.
Şöyle ki, doğmak dünya zamanında kendi vaktine düğümlenmek, ölmek ise kendi vaktinin düğümünden kurtularak mutlak zamana katılmaktır.Her varlık ancak kendi hakikatine uygun yaratılışları kabul edebildiğine göre, vakitli ya da vakitlere tabi bir varlık olarak insan da kendi mühletinde önce vakti ve vakit cinsinden olanı kabul eder.
Bu bakımdan doğmuş olan biri bebeklik, çocukluk vakitlerini kat ederek ergenlik vaktine eriştiğinde, aynı zamanda teklif (mükellef olma) vaktine de erişmiş olur ki, şeriatın ona eylem -ibadeti ifa etme şartı olarak tayin ettiği namaz, oruç, hac, zekat, bayram, kandil günleri vb. vakitleri hak eder.
Böylece vakte tabi olan insan, yukarıdaki söyleyişimizle şeriat demek olan vakitleri, bu kez kendisi için dünya zamanında atılan düğümle (kendi vakitliliği ile) benzerliği yönünden, Allah'ın attığı düğümler olarak benimseyip, müteşerrî olmayı seçtiğinde, kendi hayat düğümü içindeki şer'î düğümleri aynı zamanda onu mutlak zamana eriştirecek bir merdivenin basamakları görmeye başlar. Nitekim büyüklerimiz bu görmeyi, beş vakit namazın Peygamber Aleyhisselam'ın miracında farz kılınmasından hareketle, müminlerin namazlarını, miracın yükselme aracı yani merdiveni manasında bir ortaklığa yormuşlar; "Namazı bitirince de ayakta iken, otururken ve yatarken Allah'ı anın. Güvenlikde olduğunuzda namazı gerektiği gibi kılın. Şüphe yok ki namaz, müminler üzerine vakitleri belli (mevkuten) yazılmış (kitaben) bir ödevdir" (Nisa, 4103) mealindeki ilahi emirde işaret buyrulan sürekliliği de söz konuşu yükseliş ile birleştirmişlerdir. Müminin vakitli vakitlere tabi bir varlık olması demek, kendi zamanıyla kayıtlılığı demektir. Dolayısıyla bu kayıtlılığı tasavvuf ilminde ibnü'l-vakt terimiyle ifade edilmiştir.
110