Titus Burckhardt'ın "İslam Sanatı" adlı eserinde (trc.: Turan Koç, Klasik) İslam mimarisindeki biçim, geometri ve ışık hakkında yaptığı özlü tespitler ilk bakışta İslam sanatına dair estetik bir değerlendirme gibi görünse de aslında çok daha derin bir metafizik çerçeveye dayanır. Burada mesele yalnızca mimari, süsleme ya da geometrik düzen değildir; "varlığın nasıl görünür olduğu", "birliğin çokluk içinde nasıl tezahür ettiği" ve "ışığın hakikatle nasıl ilişkilendiği" sorularıdır. Bu nedenle onun tespitleri, sanat tarihinden çok ontolojiye ve idrak metafiziğine yaklaşır. Özellikle İslam düşüncesindeki nur anlayışı dikkate alındığında, onun sanat yorumunun merkezinde "ışığın görünürlüğü kuran ilke oluşu" yer alır.
Söz konusu metninin başındaki "biçim hem bir nitelik hem de sınırlamadır" cümlesi anahtar hükmündedir. Çünkü Burckhardt'a göre form, bir şeyi görünür kıldığı ölçüde değerlidir; fakat aynı zamanda onu sınırlandırdığı için de eksiklik taşır. Mutlak hakikat kendi başına biçimsizdir; biçim ise o hakikatin belirli bir görünüşe bürünmesidir. Bu nedenle form, bir yandan hakikati açığa çıkarırken, diğer yandan onu örten bir perdeye de dönüşür. İslam metafiziğinde "taayyün" fikriyle açıklanabilecek bu durum, Burckhardt'ın neden özellikle küre ve daire üzerinde durduğunu da açıklar.
Ona göre küre, formsuz ilke ile belirgin biçim arasındaki eşiktir. Nokta nasıl uzanımsız ve bölünmez bir ilkeye işaret ediyorsa, daire de bu ilkenin ilk yayılımıdır. Küre ve daire henüz parçalanmamış birliği temsil ederken, düzenli geometrik formlar bu birliğin dengeli farklılaşmalarını, ârızi ve düzensiz biçimler ise merkezden uzaklaşmış niceliksel parçalanmaları işaret eder.
Burckhardt'ın burada kurduğu düşünce, aslında İslam sanatındaki merkezî plan anlayışını, kubbe fikrini, dairesel hareketleri ve ritmik düzenleri açıklayan metafizik bir zemindir. Kubbe yalnızca teknik bir örtü sistemi değildir; birliğin mekânda görünüşüdür. Daire ve merkez fikri, çokluğu kuşatan birliği temsil eder. Bu yüzden İslam sanatında geometri yalnızca süsleme aracı değil, metafizik bir dil hâline gelir. Burckhardt'ın "düzenli form"u nitelikle ilişkilendirmesi de önemlidir. Çünkü ona göre hakiki düzen, niceliksel çoğalmadan değil, merkezli ve ölçülü farklılaşmadan doğar.
"Işığın simyası" başlığı altında burada ışığı fiziksel bir unsur olmaktan çıkarıp ontolojik bir ilkeye dönüştüren Burckhardt'a göre ışık bölünmezdir; renklere ayrılması ya da farklı tonlarda görünmesi onun özünü değiştirmez. Bu yaklaşım, vahdetü'l-vücûd düşüncesinin estetik düzlemdeki karşılığı gibidir. Nasıl ki Varlık mutlak anlamda birdir ve çokluk onun farklı görünüş-lerinden ibaretse, ışık da özünde birdir; renkler ve gölgeler ise onun tezahür tarzlarıdır. Burckhardt'ın karanlığı hakiki bir varlık olarak görmemesi de bu yüzdendir. Karanlık ancak ışığın yokluğu nispetinde düşünülebilir. Bu bakımdan onun düşüncesi, Gazzâlî'nin ve Sühreverdî'nin nur metafiziğiyle büyük ölçüde örtüşür.
Burckhardt'ın geometri, ritim ve ışığı "birliği ifade eden üç vasıta" olarak görmesi, İslam sanatını anlamak bakımından son derece açıklayıcıdır. Geometri birliğin mekândaki tezahürü, ritim onun zaman içindeki akışı, ışık ise görünürlükteki tecellisidir. Bu nedenle İslam sanatındaki tekrarlar mekanik değil ritmiktir. Mukarnaslar, kemer dizileri, sütunlar, tezyinatlar ve hat örgüleri aynı formun donuk tekrarı değil; sürekli titreşen bir düzen hissi oluşturur. Burada sanatçı nesne üretmekten çok, görünürlüğün akışını düzenlemeye çalışır.

34