Takiyyüddin er-Râsıd'a göre ışık ve sanatının optik estetiği

Takiyyüddin er-Râsıd'da nur/ışık, yalnızca fiziksel optik meselesi değildir. Onun metinlerinde nur, görme, renk, mekân ve idrak arasında kurulan ilişki; İslâm düşüncesindeki nur metafiziğinin deneysel ve geometrik bir devamıdır. Böylece er-Râsıd, bir taraftan matematiksel optiğin imkânlarını araştırırken diğer taraftan görmenin nasıl gerçekleştiğini, ışığın mekânı nasıl kurduğunu ve rengin nasıl görünür hâle geldiğini açıklamaya çalışır.

Ona göre ışık, geometrik bir çizgiden çok fazlasıdır çünkü çizgi ve nokta zihnî-geometrik soyutlamalardır; ışık ise gerçek etkileri bulunan bir araz'dır. Bununla birlikte optik incelemede ışık, geometrik çizgiler ve doğrular üzerinden ele alınabilir. Böylece er-Râsıd, fiziksel gerçeklikle matematiksel temsil arasında ince bir ayrım yapar. Gerçek ışık başka, onu anlamak için kurulan geometrik model başkadır. Bu tavır, İslâm bilim geleneğinin temel özelliklerinden biridir: Hakikat yalnız soyut akıl yürütmeyle değil, deney ve gözlemle birlikte kavranır.

Er-Râsıd'ın önemli vurgularından biri, ışığın doğrusal yayılımıdır. Karanlık bir odadaki küçük delikten süzülen ışığın düz bir hat boyunca ilerlediğini deneylerle göstermesi, yalnız bilimsel bir gözlem değildir; aynı zamanda görmenin disiplinidir. Çünkü ışık, mekânı rastgele değil, ölçüyle kurar. Böylece ışık, görünürlüğün mimarı hâline gelir.

Bu anlayış sanat açısından çok önemlidir. İslâm mimarisinde pencere, revzen, kafes ve kubbe düzenleri yalnız estetik süsleme değildir; ışığın yönünü, yoğunluğunu ve ritmini düzenleyen optik araçlar gibidir. Bir camiye girildiğinde ışığın doğrudan değil, çoğu zaman süzülerek gelmesi; yumuşayarak yayılması, mekân içinde çoğalarak incelmesi, tam da er-Râsıd'ın anlattığı ışık yayılımı fikrine uygundur.

Zira her ışıklı nokta, çevresine doğru ışık yayar. Böylece mekân, tek bir çizgisel aydınlatma değil, merkezden çevreye açılan çok katmanlı bir görünürlük alanı hâline gelir. İslâm mimarisindeki merkezi kubbe anlayışıyla bu optik düşünce arasında derin bir benzerlik vardır. Kubbe nasıl merkezi göğe açılan bir birlik fikri etrafında topluyorsa, ışık da merkezden çevreye yayılan bir düzen kurar.

Er-Râsıd'a göre doğrudan gelen (birincil) ışık ile yansıyan (ikincil) ışık aynı değildir. Yansıyan ışık daha zayıftır; fakat mekânı görünür kılan asıl unsur çoğu zaman budur. Bu düşünce, özellikle Osmanlı mimarisindeki ışık kullanımını anlamak için anahtar niteliğindedir.

Süleymaniye Camii ya da Selimiye Camii gibi yapılarda ışık, doğrudan göz kamaştırıcı bir yoğunlukla değil; duvarlardan, mermerlerden, çinilerden ve kubbe yüzeylerinden yansıyarak çoğalır. Böylece ışık yalnız nesneleri görünür kılmaz; mekânın ruhunu kurar. Er-Râsıd'ın ikincil ışık teorisi, bu mimari tecrübeyi bilimsel bir zeminde açıklar gibidir.

Renk konusundaki açıklamaları da sanatla doğrudan ilişkilidir. Ona göre renk, ışık olmaksızın görünür değildir. Işık ortadan kalktığında renk de kaybolur. Bu nedenle renk, yalnız nesnenin değil, ışığın da eseridir. Renkli camlardan geçen ışığın başka yüzeylerde farklı renkler oluşturması, beyaz yüzeylerin ışığı daha açık göstermesi ya da yansıyan ışığın taşıdığı renklerin gittikçe zayıflaması gibi gözlemler, minyatürden çini sanatına kadar pek çok alanı açıklayabilecek mahiyettedir.