Şemseddin Şehrezûrî, Hikmetü'l-İşrak Şerhi'nde mutluluğun da bağlı olduğu gerçek ilimleri " zevkî-keşfî ilimler ve bahsî-nazarî ilimler" olarak ikiye ayırır.
Birincisi, anlamların ve soyut varlıkların doğrudan temaşasına dayanır; bu temaşa aklî kıyaslar ya da tanımlar yoluyla değil, işrâkî bir tarzda, ardı ardına zuhur eden nurlar sayesinde gerçekleşir.
Bu nurlar nefsi bedenden çekip çıkarır; nefs kendi hakikatini soyut bir varlık olarak müşahede eder ve ilâhî inayetle daha yüksek mertebelerdeki varlıkları da idrak eder. İşte bu, "zevkî hikmet"tir ve ancak ilâhî hakikatlere yönelmiş seçkin filozoflara nasip olur.
Şehrezurî'ye göre Antik Yunan'da zuhur eden "zevkî hikmet" sonraki filozoflarda zayıflamış; tartışma, analiz ve teorik ayrımlar ön plana çıktıkça, bu içsel tecrübe geri çekilmiştir. Buna dünyevî hırsların eklenmesiyle birlikte, zamanla söz konusu zevk azalmıştır.
Tam bu noktada,Şihabeddin Sühreverdî(İşrakî felsefe) ile yeni bir diriliş başlamış; o, unutulanı ihyâ eden, bozulanı düzelten, eskilerin işaretle bıraktığını açıklayan ve kapalı olanı açan bir hikmet kurucusu olarak temayüz etmiştir. Eski filozofları körü körüne değil, riyazet ve keşifle elde ettiği derin idrakle savunmuş; hem zevkî hem de bahsî hikmette kemâle ulaşmıştır. Onun eserleri, özellikle Hikmetü'l-İşrâk'ı, daha önce benzeri görülmemiş incelikler ve sırlarla doludur.
Şehrezûrî'ye göre bu eser, herkesin kolayca nüfuz edebileceği bir metin değildir; gizli bir hazine gibidir ve kendine mahsus yolları vardır. Bu yollara girmeyen, keşf ve müşahede yöntemine aşina olmayan kimse, onun sembollerini çözemez. Bu sebeple Sühreverdî'den sonra gelen pek çok faziletli kişi dahi bu hazinenin derinliklerine ulaşamamıştır. Yine de bu hikmete erişmek yani keşf ve müşahedeyi bizzat tecrübe etmek isteyen kimse için yol açıktır: Çünkü işrâkî hikmet, ancak yaşanarak ve içten idrak edilerek bilinir.
Şehrezurî'nin bu değerlendirmesini onun hazrete olan derin sevgisine yorarak, nur metafiziği ve bizim asıl konumuz olan nur estetiği planında oluşan gelenek esasında düşündüğümüzde Sühreverdî'nin bunların ilk ilkelerini belirleyen İbnü'l-Heysem ve İmam Gazzâlî ile o ilkeleri tasavvuf tefekkürü içinde sistemleştiren İbn Arabî arasında muhkem bir köprü olduğuna hükmederiz. Biz şimdi bu köprüde durarak, Sühreverdî'nin ibn Arabî'ye bıraktığı tefekkür mirasının, kendindeki karşılığını ve onun nur estetiğinin sanatla ilişkisinde öncekilere göre farkını belirlemeye çalışalım:
Sühreverdî'ye göre nur, tanımlanmaya muhtaç değildir. Çünkü tanım, bilinmeyeni bilinene yaklaştırmak için yapılır; hâlbuki nur, varlıkta en açık olandır. Ondan daha açık bir şey bulunmadığı için, onu kendisinden daha açık bir şeyle tarif etmek mümkün değildir. Nur, açıklığın kendisidir; kendisiyle görünür, başkasını da görünür kılar. Bu yüzden Sühreverdî'nin felsefesi, kavramdan önce zuhurla, yani açığa çıkma tecrübesiyle başlar.
Onun sisteminde varlık, nur ve karanlık arasındaki temel ayrım üzerinden düşünülür. Nur, kendinde apaçık olandır; karanlık ise nurun yokluğudur. Karanlığın müstakil ve olumlu bir varlığı yoktur; o, açıklığın eksilmesi, zuhurun çekilmesi, nurdan mahrum kalma hâlidir. Böylece bütün varlık düzeni, ışığın çokluğuna ve azlığına, açıklığın derecelerine göre anlaşılır.

5