'Sedye taşımaktan kolu tutulan / Bu sessiz çılgın çalkantıda'

Ömer Lekesiz
04.11.2025
11

Büyüklerimizden dinleyerek, kitaplardan okuyarak bilgi sahibi olduğumuz üzere I. Dünya Savaşı'ndan beri, "coğrafyamız" olarak nitelediğimiz müstaz'afların, mâdûnların ve Müslümanların dünyasından ulaşan olumsuz haberlerle başlıyoruz günlere ve gecelere...

Hayat damarları kesilmiş Latin Amerika, sömürgecilere kıymetli madenlerini vermek için kendi mezarını kazan Afrika, Fas ile Sahra Cumhuriyeti'nin güç çatışması altındaki Batı Sahra, Türkiye'nin 28 Şubat'ını yaşayan Tunus, ruhunu ABD'ye satarak ayakta kalmaya çalışan Mısır, İngiltere eğitimli Arap vali-kralların sultası altında ezilen merkez, Doğu ve Güney Arabistan, yanı başımızdaki Filistin, Lübnan, Suriye, Afganistan, Sind, Keşmir, Hint alt kıtası, Bangladeş, Myanmar, madde ve manamızın mekanı Türkistan, batımızdaki açık ve sürekli kanayan yara Balkanlar, Kırım ve Kafkasya...

Buralardaki zulümleri durdurmaya gücümüz yetmediği, müstaz'aflara yardım elimiz ermediği için eskilerin "melâl" dedikleri "keder" içinde yaşamamız kaderimiz sanki.

Ancak melâle sahip olmak da günümüzde özel bir mana ve nitelik meselesi... Zira melâl sadece merhamet kaynağı bir kalbe ve vicdana sahip olanların kuşanabilecekleri bir haslet!

Bu ayrımı Ahmet Haşim'in kelimeleriyle "Melâli anlamayan nesle âşina" olmayışımızdan değil, fiili duruma göre yapıyoruz.

Örneğin sosyal medyada söz konusu coğrafyamızdan gelen haberler karşısında zikrettiğimiz acizlikler nedeniyle melâlimizi olsun belirttiğimizde hemen şu minvalde tepkiler alıyoruz: "Git de savaşsana... Orada ölsene... ABD-İsraili ile anlaşma yapıp geleceğine zindanda beklesene..."

Aptallar, benciller, kalpten ve vicdandan yoksun cahiller güruhunun o mecralarda bu minvaldeki varlığı kavram olarak melâli değerli kıldığı gibi, melâl ehlini de kendiliğinden seçkinleştiriyor. Çünkü konuya buradan bakıldığında melal sahibi olmak bir manaya sahip olmakla eşanlamlı hale gelmekle kalmıyor, bir duygu ve ahlak terbiyesini de açığa çıkarıyor.

Sezai Karakoç'un Çatı adlı şiirini şimdi tekrar okuyan melal sahibi kıymetli okurlarım mezkur terbiyeden ne kastettiğimi hemen anlayacaklardır:


Kaç aç varsa hepsi benKaç hasta varsa hepsi benKaç liman önlerinde dönenİşsiz hamal hepsi ben
Kaç aşktan ters yüz edilmişAşık varsa hepsi benBütün çiçeklerle donanıpBütün insanlarla ölen
Atılmış kömür toplarAnnelerinin zoruyla çocuklar- Başka çaresi ne annenin -Çocuklarıyla yere çarpılan
Ben o çocuklarla yere çarpılanSevgili deyip yere çarpılanSedye taşımaktan kolu tutulanBu sessiz çılgın çalkantıda.

(Gün Doğmadan, Diriliş, İstanbul 2000)


Has şiirde mana şairinin onu yazdığı zamanını aşıp geleceğe taşar. Sezai Karakoç'un Çatı şiirinin ilk özelliği de budur. Ama şairin fert olarak kendi zamanının çocuğu olması, geçmişteki haberlerden ya da mevcut halden hareket etmesi de onun zorunluluğudur.

Çatı şiirinin yazıldığı 1961 yılında vuku bulan belli başlı iç ve dış olaylara baktığımızda şairin kendi şahsi melalini de aşarak nasıl bir duygu yükünü yüklendiğini görebiliriz: