Yine savaş… Yine ekranların karşısına mıhlanmış durumdayız.
Savaş, ev planında kapımızın hemen dışında; fakat coğrafya itibariyle mülkümüzün içindedir. Bu yüzden söz konusu mıhlanmayı ne bir ekran bağımlılığına ne de sıradan bir seyir arzusuna indirgeriz. Aksine, zaten yanmakta olan coğrafyamızın daha geniş bir yangın alanına dönüşme ihtimali karşısında kaygılıyız; korku duyuyor, merak içinde bekliyoruz; güvenlikten ekonomiye, bağımsızlıktan işgale, göçten istikrara kadar uzanan başlıklarda küresel bir kırılmanın eşiğinde durduğumuzu biliyoruz.
Bu bağlamda itirazımız, savaşın önemine değil; "ekran"ın bu önemi, ilgide süreklilik gerektiren diğer hayati meselelerle aramıza kalın bir perde gibi çekmesine yöneliktir. Bu nedenle, birkaç ay önce okurlarıma "kültür meselelerini konuşmak" esaslı yaptığım bir hatırlatmayı, bugün benzer kelimelerle yeniden dile getirme ihtiyacı duyuyorum.
Elbette böyle bir zamanda kalemin yönünü "inanç ve kültür"e çevirmek, kimilerine göre bir lüks, kimilerine göre ise vakit israfı gibi görülebilir. Oysa tam da böyle zamanlarda, neyi konuşacağımız kadar neyi konuşmayı terk etmeyeceğimiz de belirleyicidir.
Bizler ümmet olarak bir ateş çemberinin içinden geçtiğimizi söylüyoruz; bu, sadece bir tespit değil, aynı zamanda bir şuur meselesidir. Ancak biliyoruz ki hiçbir ateş ebedî değildir. Tarih -Rabbimizin bildirdiği üzere-, yükselişlerin ve çöküşlerin, hak ile zulmün, galibiyetlerin ve mağlubiyetlerin… birbirini takip ettiği bir sahnedir. Dün olan bugün yoktur; bugün olan da yarın olmayacaktır. Sabit olan yalnızca hakikattir.
İşte bu sabit hakikat, bizi iki uçtan da korur: Ne olup biten karşısında gaflete düşeriz ne de geçici olanı mutlaklaştırarak ve saplanıp kalarak ümitsizliğe kapılırız. Her bitişin bir başlangıcı doğurduğunu bilir; fakat o başlangıcın istikametinin insanın iradesi ve gayretiyle şekilleneceğini de unutmayız. Bu yüzden dua ederken sadece sonun gelmesini değil, sonrasının hayra tebdil edilmesini isteriz.
Tam burada gözden kaçırılmaması gereken bir başka hakikat belirir: Bazı meseleler vardır ki savaşta da barışta da ihmal edilemez. Cepheler değişir, şartlar değişir, tehditler değişir; fakat o meselelerin mahiyeti değişmez. İnanç ve kültür, işte bu meselelerin başında gelir.
Çünkü inanç ve kültür dediğimiz şey, hayatın sadece bir parçası değil, bizzat hayatın kendisidir. İnancın şekil verdiği, değerlerin istikamet kazandırdığı, dilin taşıdığı, sanatın görünür kıldığı bir varoluş biçimidir. Bir toplumun neye inanacağını, neyi seveceğini, neyi reddedeceğini ve ne uğruna direneceğini belirleyen asıl zemin burasıdır.
Bu yüzden savaşlar yalnızca toprak için yapılmaz; asıl savaş, inanç ve kültür için verilir.
Biz, son iki asırdır sadece askerî ve siyasî saldırılara maruz kalmış bir millet değiliz. Aynı zamanda dilimizden düşünce biçimimize, şehirlerimizden estetik anlayışımıza kadar uzanan çok katmanlı bir kültürel zorlanmanın içinden geçtik. Harfler değişti, kelimeler değişti, kavramlar yerinden oynatıldı. Fakat bunların hiçbiri bir gecede olup biten sade değişimler değildi. Her biri, din ile hayat arasındaki bağı gevşetmeye dönük uzun vadeli müdahalelerin parçalarıydı.

17