Sanatı kuran ve yöneten ilk esas: Işık

Sadece retinal görmenin değil; duyularla, idrakî güçlerle ve anlayışlarla "görme"nin temeli nûrdur/ışıktır. Böylece göz —kamera olarak— ışıkla görmenin ilk unsuru olduğu kadar, diğer duyular da kendi hakikatlerince birer görme unsurudur. Öte yandan idrakî güçlerden akıl, tefekkür, sezgi, basiret... de aydınlanma esasında birer içgörü olarak yine ışıkla birlikte düşünülür.

Dolayısıyla ışık, görmenin imkânı; görünürlüğün şartıdır ve bu manada o, idrakin eşiğidir. Yani sadece nesneyi açığa çıkarmaz; onun nasıl görüneceğini de belirler. Çünkü ışık biçim kurar; bakışın yönünü ve yoğunluğunu inşa eder; anlamı taşır ve idraki terbiye eder. Nitekim klasik ve tasavvufî planda ışık, yalnızca fiziksel bir olgu değil; hakikatin, tecellinin ve idrakin metaforudur. Bu noktada ışık, görüleni aşarak "görünen üzerinden görünmeyene" işaret eden bir görme eğitimi hâline gelir.

Görme eğitimi esasında sanat eseri, ışığı nasıl düzenliyorsa, okuyucunun neyi, ne kadar ve hangi derinlikte okuyacağını da o ölçüde tayin eder. Böylece İslâm sanatında ışık, aynı zamanda nesneyi aydınlatan bir araçtan çok, görmeyi kuran ve yöneten bir ilke olarak öne çıkar.

Batı'da son olarak "fiziksel, ölçülebilir ve temsil edilebilir bir olgu" olarak kavramsallaştırılan ışık anlayışı karşısında oluşan farkların, bizim mevcut entelektüel hayatımızda yoğun bir kavram kargaşasına neden olduğu malumdur. Bu zihnî ve kültürel durumu, Gadamer'in değişen şeylerin, değişmeye direnenlerden daha fazla dikkat çektiğini söyleyişiyle makulleştirmekle birlikte, şu birkaç kelime üzerinden görünür kılabiliriz:

Işık:İslâm'da varlığın tecellisidir; Batı'da varlığın görünmesini sağlayan araçtır. İslâm'da yayılır, çoğalır, dengeler; Batı'da yoğunlaşır, vurgular, dramatize eder. Yine ışık, İslâm'da varlığı açan ve idrake çağıran bir nûrdur. Batı'da ise çoğunlukla görmeyi mümkün kılan ve nesneyi belirleyen bir araçtır. Dolayısıyla biri görüneni aşmaya davet ederken, diğeri görüneni kesinleştirmeye yönelir; biri bakışı derinleştirirken, diğeri bakışı merkezîleştirir.

Görünürlük:İslâm'da açılan, işaret eden, ama her durumda geçici olandır; Batı'da sabitlenen, tanımlanan, kesinleşendir.

Göz:İslâm'da idrake açılan penceredir; Batı'da kuran ve hâkim olandır.

Renk:İslâm'da ışıkla birlikte yayılan bir hâldir; Batı'da nesnenin sabit niteliğidir.

Sanat:İslâm'da bakışı eğitir; Batı'da dünyayı temsil eder.

Burada, bu ve benzeri yazılarımızla ilgili olarak şu hususu önemle hatırlatalım: Evvelemirde söz konusu farklar fizikî anlayış farkından değil, doğrudan iki medeniyetin Tanrı tasavvurundaki farktan kaynaklanır.

Söz konusu kavram kargaşasının özellikle sanatta görünür olmasının nedeni ise onun, bu iki yönelişin en görünür sahası olmasındandır.

Yine de Tanrı tasavvurlarında köklenen bu farkların mutlak olmadığını; bunun, Batı irfanına tâbi sanatçılarla, bizde Batılılaşmaya muhalefet edebilen birkaç sanatçıda görülebileceğini söyleyebiliriz.

Biz, mezkûr kavram kargaşasını paranteze alarak, ışıktan görmeye ve sanata geçmek suretiyle kendi büyüklerimizin has kavramları eşliğinde yeni bir okumaya başlamak dileğindeyiz. Gazete köşe yazısının, konunun sıkletine uygun olmayabileceğini elbette biliyoruz; ama bu konuları sıradan bir gazetede değil, "Türkiye'nin Birikimi" olan Yeni Şafak gazetesinde yazabilmenin kıymetini de idrak ediyoruz.