Büyüklerimizin emir âlemine tabi olan işlerimizde öncelikle semavi ilişkiyi gözettiklerini ve bu bağlamda âlem ile yine aynı anlamındaki insanın ruhî (nefsî) hakikatlerini bir bütün olarak temellendirdikten sonra detaya yani unsurları ele almaya yöneldiklerini biliyoruz. Biz de bunu göz önüne alarak, sanat temelindeki ilgili örneklerinden birini Gazzâlî'nin düşüncelerinden iletmek istemiştik.
Burada Gazzâlî'nin düşüncesini öne almamızın nedeni, onun yazma eylemini yukarıda zikrettiğim şekilde semavî bir çerçeve (havaheva) içinde anlatmasındadır. Bu konunun asıl sanat planında heva ve heves etkisine en açık olan müzik olgusu üzerinden anlatılması da mümkündür. Örneğin Kindî, ud'un dört telinden zîr'i ateş, mesnâ'yı hava, misles'i su, bam'ı toprakla ve yine bunları insandaki kalp, akciğer, beyin ve karaciğerle benzeştirmekle kalmamış yine ud'taki o dört teli gezegenlerden Mars, Jüpiter, Venüs ve Satürn'e; mevsimlerden ise yaz, ilkbahar, sonbahar ve kış'a nispet etmiştir. (Muharrem Hafız, Müzik ve Felsefe Klasik Dönemde İslam Filozoflarının Müzik Felsefeleri, Klasik, İstanbul 2022)Biz şimdilik bu kadar bir hatırlatmayla yetinip, müziği -inşallah tekrar açmak kaydıyla- paranteze alarak Gazzâlî'nin el-Me'ârifu'l-Akliyye'sindeki yazı merkezli düşüncelerinden az bir kısmını nakledelim:
"Hava son derece inceldiği vakit ateş olur. Ateş de yoğunlaşmaya başladığı vakit hava olur. Hava incedir, latiftir fakat suya oranla incedir. Ateşe oranla hava ince değil kalındır, yoğundur, kesiftir.
Yazı da şekillere oranla ince, sözlere oranla kalındır, yoğundur. Yazı insanlar arasında elden ele dolaşmasaydı, anlamlar belirlenemez ve nefsler olgunlaşamazdı.
Zira isteklilerine rağmen, tüm dillerin istenilen her anlamı söze dökmediği olur ve öğretim boşa çıkar ve öğrenci zayi olur. Lütfunun bolluğu ve hikmetinin inceliği ile yüce Allah, bazı kullarına ilham etti ve onlar da zihinlerinin duruluğundan, düşüncelerinin rahimlerinden ve gönül madenlerinden bu genel faydayı çıkardılar ve bilginin sürekliliği için iyi bir tedbir aldılar; dillerin yerini tutmak üzere kalemler edindiler; bedenler ruhlara, sedefler incilere ait oldukları gibi yazılanın da söylenilene ait olduğunu ifade ettiler; rûhâni bilgileri, şekil kaleleri içinde korudular ve onları defterler ve sayfalar içinde kaydettiler ki bu rûhâni bilgiler öncekilerden sonrakilere bir hazine olsun ve Allah, yapıcısı ve isteyicisi olduğu işi bitirinceye kadar, bilgi çağdan çağa, topluluktan topluluğa, aileden aileye intikal etsin.
Yüce Allah, Peygamberine kalem bilgisini lütfetti ve şöyle buyurdu: 'Oku! Kalemi öğreten cömert rabbin, insana bilmediğini öğretti.' (Alak, 963-4) Yazının şerefindendir ki, yüce Allah onun araçlarıyla yemin etti ve şöyle buyurdu: 'Nûn. Kaleme ve insanların yazmalarına ant içerim!' (Kelam, 68(1-2) Öyleyse yazı Allah'ın nimetlerinden bir nimettir ve akıllılar yanında onun iyi bir yeri vardır.

101