'Sakın gözlerini dikme gözünün önünde olan dünyaya'

İbn Arabî'nin Fütûhât-ı Mekkiyye'sinden 'göz ve görme'ye dair altını çizdiğimiz cümleleri bu yazımızda tamamlayalım.

"...Yeryüzü üzerine yayılan güneş ışığı -ki o havaya yayılan güneş ışığındandır-, kendisini algılayan gözün ışığı olmadıkça, herhangi bir gerçekliğe sahip değildir. İki göz, yani güneş gözü ile kendisini idrak edenin gözü bir araya geldiğinde ise görülenler aydınlanır ve şöyle denilir: Kuşkusuz ki güneş onların üzerine yayılmıştır. Bu nedenle de engel olan bulutun varlığıyla bu aydınlanma ortadan kalkar. (...)

Bu son derece kapalı bir meseledir: Güneş göğün ortasında bulunduğu halde, yeryüzünde kendisini görecek herhangi bir canlının gözü olmasaydı, kesinlikle yeryüzüne yayılacak bir ışığı olmazdı. Çünkü her yaratılmışın ışığı, kendisiyle sınırlıdır ve onunla bir başkası aydınlanamaz. Öyleyse bizim gözlerimizin varlığı ile güneşin varlığı birlikte yayılan ışığı ortaya çıkartır. (...)

Renkler tek bir cisimde renkten renge girerler ve söz gelişi kırmızı veya yeşil olurlar. Cisme doğrudan veya meyilli bakışına göre, sana farklı duyuyla algılanan renklerde görünür. Bunları gözünle algılarsın fakat onların ne güneşte ne de bakılan cisimde bir hakikati yoktur. Bu durumu da inkâr edemezsin, Özellikle de bakılan cisim güneşte ise bu durumda hakikati olmayan aksine nispeti olan bir şeyi idrak etmiş olursun. İşte yeryüzüne yayılan ışık da böyledir.

Başka bir örnek ise peyderpey bulunduğu cisimlerin rengine giren bukalemundur. Bukalemun, süratle suret kabul eden bir şey olmadığı gibi cilalı bir cisim de değildir. Onun renk değişimi ise duyuyla algılanan bir şeydir. Bununla birlikte bu renklerin kendisine baktığın o cisimde ya da kendiliklerinde bir varlığının bulunmadığını da bilirsin.

Aynı şekilde âlem de Allah'ı yokluğu halinde idrak eder. Öyleyse âlem, kendisi yok iken, Allah'ı idrak eder. Allah ise ilahi iktidar kendisine nüfuz etsin diye âlemi var eder. Öyleyse dış varlık feyzi, yoklukları halinde Allah tarafından görülenler üzerine düşer. Yokluğu halinde âlemin Hak tarafından görülmesini dikkate alan olabilir. Bu, gerçek bir görmedir ve bundan kuşku duyulmaz. Âlem' diye isimlendirilen şey budur. Hak ise daha önce görmez iken, daha sonra görmek özelliğiyle nitelenmez. Aksine Hak sürekli olarak âlemi görür. Öyleyse âlemin kadimliğini ileri sürenler, buradan dile getirmiştir. Âlemin kendisindeki ve kendisi nedeniyle olan varlığına bakıp da Hakkın kendisini görmesi esnasında bu halin âlem için olmadığını gören kimse ise âlemin hadisliğini dile getirir." (FM 8/265-66)

"Görme bir hüküm müdür yoksa var olan bir mana mıdır Acaba gören göz müdür yoksa -onun bir niteliği gibi- bir şey var mıdır" (FM 11/41)

"Göz gayb âlemini görür / Vehimler ve fikirler seni perdelemesin / Gayb bilgilerini gözden elde edemeyen kimse / Onunla korunmuş perdelerin ardında ve ulaşılmazdır." (FM 11/143)

"Görme yaratılmış bir şeydir, dolayısıyla miktara bağlıdır." (FM 11/250)

"Yakîn, görmekten meydana gelir." (FM 13/99)

"...Çalışmayla ulaşılan herhangi bir şeyde minnet ve ihsan yoktur. Talep çalışma, görme ve rüyet ise minnet ve ihsan ihsanla gerçekleşir ve dolayısıyla onun talebi mümkün değildir. Talep vasıtasıyla rüyetle ilgili bir şey gerçekleşirse, böyle bir durumda rüyet, gerçekte talepten meydana gelmiş bir rüyet değildir. Çünkü görülen hakkında görenin talebi, kendisine ait olduğu halde görmektir. Görülen ise ancak kendisine dair bilginin suretinde ona tecelli etmiştir. Böyle tecelli etmeseydi, kişi gördüğünü inkâr ederdi. Öyleyse Hak insana ancak talep ettiği durumdan (kendiliğinde bulunduğu hal üzere Hakk›ı bilmek) başka bir durumda (kendisi hakkındaki bilgisine göre) tecelli eder. Öyleyse görmek de bir ihsan ve lütuftur! Çünkü görme insanın talebine göre gerçekleşmemiştir. Bununla birlikte insan gördüğüyle talep ettiğini zanneder, hâlbuki gerçek öyle değildir!" (FM 14/39)